Çerkeslerin Tarihçesi
 

                               Çerkeslerin Tarihçesi

Heredot, Strabon ve Silakin gibi eski Yunan tarihçileri Çerkeslerden Şerkes, Kerket, Kerkes gibi isimlerle bahseder. Bazı Bizans tarihçileri Çerkes ülkesine 'Kazadhiya' derlerdi. Bostani, Dairetü'l-Me'arif'te (1/440) orta çağ tarihçilerinin onları 'Sirakes' adıyle andığını kaydeder. Tüm bu tarihçiler, eski Çerkesler'in medeniyetini kutlamış, güzel sıfatlarını anlatmışlardır. Antik Yunan tarihçisi Şair Homeros meşhur İliada'ya Kafkasya'yı sahne yapmıştır. Promete Kafdağı'na sürülüp orada zincire vurulmuştur.

"Adıgeler hakkında en güvenilir kaynaklar, 15-16, asırlarda, Avrupa'dan gelen seyyahların yazdıklarıdır. Bunlar derlenince Adıge tarihi hakkında önemli veriler ortaya çıkmaktadır. Bunları bizzat Adıgelerin yazdığını söyleyenler de çıkmıştır. Arab-han, Kes, İnal vs. komutanlar eşliğinde Arap memleketlerinden geldiği de söylenmiştir. İlk önce Kırım'a gitmişler, bir süre sonra Kafkas sahillerine yerleşmişler. Tüm bu söylentiler de temel ortak yanlış tarih metodu kullanılmamasıdır. Ancak doğru da yanlış ta olsa haberin yazılması iyidir. Bu konuda kendi tarihçi ve yazarlarımız da vardır. Nogmov Şora, Adıgeleri 'Ant'lara bağlıyor. Kabardey'de 'Antixe' sülale adı halen de mevcuttur. V. Kudaşev 'Nogma'nın dediği doğruysa Slavlarla akrabayız.' der. Nogmay'ı, çağdaş alimlerden Adelceri G. Keşev (Caşe Kalenbi) yanlış sayar, Adıge-Ant yakınlığını red eder."


Adıgelerin kökeni ve dili

Sosyo-ekonomik ve milli tarihi içinde toplumumuz ilerleme kaydetmektedir... Kafkasya halklar köprüsü gibi oldu, gelip geçen kavimlerden kalıp yerleşenler çıktı. Bu sebeple gerek dil, gerek menşe, gerekse kültür açısından bir mozaik doğdu. Göçler halkları karıştırdı. Küçük soylar birleşip büyük bilikler kuruyor, en küçüklerse arada kayboluyordu. Saf, katıksız hiç bir toplum yoktur.. V.İ. Abayev 'saf toplum idealleri deliliktir' diyor. İskit, Sarmat, Alan, hiç birinin safkan olduğu (özellikle de Asetinler hakkında) asla iddia edilemez. Ş. D. İnal-İpa 'gıtronim' (su isimleri hakkında) diyor ki; 'Şüphesiz batı Gürcistan'da Adıge elementi vardır. Buralarda Adıge-Abhazcaya denk düşen su (ırmak) ve yer isimleri vardır; 'psı' (su) sözünü ve 'kva' ('ko', ova, çukur) gibi ekler ihtiva eden yer isimleri mevcuttur. Adıgelerin Sarmat, Türk ve Slavlardan geldiğine dair iddialar vardır. Arabistan, Mısır ve Suriye'den geldiklerine dair iddialar da vardır. Zencilerden, Hindulardan türediğini iddia edenler bile olmuştur.

Ant akrabalığı kabul edilemez. 'Ant' efsanelerinde Adıgeler '... ile Adıge' diye ayrıca sözkonusu edilmektedir. Caşe (Kalenbi) doğruyu bulmuştur. Antlarla Adıgeler arasında hiçbir akrabalık bağı yoktur. Adıgelerin Kafkasya dışından geldiği ve Adıge dilinin başka dillerden türediği gibi düşüncelerin tamamına yakını münakaşa götürmez yalan haberler olup ilmi hiçbir mana ifade etmezler.

M.Ö. 3000-4000 yıllarında su, dağ, orman vb. her açıdan çok zengin bir memleket olan Kafkasya'da otokton halklar yaşıyordu. Üç Gürcü bilim adamı G.A. Melikişfili, Z.V.Ançabazi ve O.M. Caparidzi'nin görüşüne göre Kafkas halkları güneyden, Ön Asya'dan gelmişlerdir. Hiç şüphesiz paleolitik dönemde insanların ataları bu coğrafyada yaşamıştır. O döneme ait 100 eser Maykop'ta , Abazekhskaya'da, Abinsk'te, Karaçay-Çerkes'te, Kabardey-Balkar'da, Osetya'da bulunmuştur. Taş devrinde, Karadeniz sahillerinde insan yaşadığına dair bilim adamlarının mütalaaları vardır.

Dağ silsilesinin kuzeyinde ve güneyinde yaşayan otokton halklar paleolitik dönem sonlarında kültürel farklılıklar göstermeye başladılar. Neolitik devrimde (M.Ö.5000) otokton Kafkas halkları üç ana gruba ayrıldı: Zakafkaz, Kuzeybatıkafkas, Kuzeydoğukafkas. M.Ö. 3000-4000 yıllarında Abhaz-Adıge, Nah-Dağıstan ve Kartvel.olmak üzere tamamen ayrıştılar. O tarihte kendi aralarında da ufak tefek ayrışmalar görülmeye başladı.

Kafkas halklarının (M.Ö. 3-4000 yıllarında) ayrışmaların sebebi, kendi aralarındaki anlaşmazlıklar değil, dışarıdan gelen ve karışan yabancılardır. Kuzey Kafkasya'nın tarihini anlamak için Ön Asya ile Avrupa arasındaki köprü işlevini unutmamak gerekir.

Uzun zamanlardan beri Kafkasya'daki en büyük değişimlerden biri Kuzey İran halklarının gelip karışması, M.S. IV. asırdan itibaren de Hun, Bolgar (Bulgar), Hazar ve Kıpçakların Kafkas halklarına karışmasıdır. Bu olay birkaç kez vuku bulmuş ve bölgeyi Türki bir coğrafya gibi yapmışlardır. Daha sonra XI-XVI. asırlarda Moğol istilaları vuku buldu ve 13. asır başlarında Alan hakimiyetini bozdu. 13-14. asırlarda Karaçay, Balkar ve Asetinler dağlarda yaşamaya başladılar. Adıgeler de doğu tarafa doğru yayıldılar.

Tarihçi Yusuf İzzet Met Çunetıko ' Kafkas Tarihi' adlı eserinde Adıgeler ile Çeçenlerin aynı asıl ve aynı ırktan geldiğini yazmaktadır.

Duba de Mönpere diyor ki; 'Greklerle Adıgeler arasında ne kadar çok benzerlik var! Kadınla yada erkekle konuştuğumda verdiği cevaplar, kadınların konumları , görevleri, kocasıyla beraber topluma girmesinin ayıp karşılanması, yiyecekleri, cenaze törenleri, bahar gelince yüz kişilik bir grubun 'tewe' (baskına) gidip esir getirmeleri... Bir Adıge'ye neden böyle yaptıkları sorulunca 'birincisi para yok, esir para yerine kullanılıyor. İkincisi gençlerimizin savaşçı ve cesur olarak yetişmesi, kendilerini ispatlamaları gerekir' diye cevapladı. Yunanlıya sorduğumda ise 'Spartan (İtalyanlar devrinde, Kral) Likurug'un delikanlıların hırsızlık yapmalarını serbest bıraktığını, gece uykusuzluğa alışıp savaşçı olarak yetişmeleri içn müsade ettiğini, yakaladığını kırbaçlattığını söylüyor.

'Önasya'nın en eski medeniyet tarihi, hal-i hazır medeniyet tarihinin başlangıcı demektir. Zira Sümer-Akat arşivleri okunmaya başladı... Yeryüzünde göçebelik zihnin almayacağı kadar eskidir. Hrozni, Mezopotomya medeniyetini kuran göçebelerin Hazar Denizi ve Kafkas üzerinden Türkistana'dan geldiği kanaatini izah eder. Sümerler yazılarında 'Arali'den geldik, Kaphazi'den geçtik' derlerse, Aral ve Kafkaslar anlaşılır. Temayüller takip edilirken daima kuzeye, kuzey-doğuya gidilir.

Hrozni'ye göre bundan 6000 yıl evvel Doğu Anadolu'da bir Kas milleti zuhur etti. Kas'lar Kaspi bölgesinden geldiler. Bu 'Kas' adı yer değiştirdikçe ve zaman geçtikçe Kaş, Kış, Kuş olmuştur... Kas köktür. Kaspi'deki 'pi' son ektir ve cemi edatıdır. Kafkas adı, eski Anadolu kavmi olan Kas-ka adı, eski Hitit şehri Kas-ur adı hep buradan gelir. Kiş-Sümer şehri dahi adını bu kaynaktan almıştır. Anadolu'da ve Kafkasya'da yer ve millet adı olmak üzere Kars, Kaz-ova, Kastamoni gibi isimler vardır... Bundan 6000 yıl evvel Kas adında bir kavim Orta Asya'dan, Hazar ve Kafkas maverasından Mezopotomya'ya geldi. Mezopotomya'ya gelenlerin en medenisi Kaslardır.

'Etiler Anadolu'ya bir kısım bilim adamına göre Kafkaslar yolu ile doğudan gelmiştir (diğer kısım Avrupa'dan geldiğini söylüyor). İ.Ö. 8. yüzyılda kendini gösteren ve Kafkaslar yolu ile doğudan gelen Kimer baskınlarına 7. yüzyıldaki İskitlerin istila hareketleri de katılmış olduğundan bu baskılar altında Urartu devleti (Doğu Anadolu'da) varlığını idame ettirememiştir.

'Neseb-i Çerakise' müellifi, meşhur Arap tarihçisi Safedi'den naklen 'fetih döneminde Kureyş kabilesinin yeryüzünün doğusuna ve batısına dağılışı' başlığını taşıyan yedinci bölümde şu izahatı kaydeder: Kureyş'in Benu Amir adında bir kabilesi vardı. Kesa b. İkrime b. Amr b. Zü'l-Amiri kralları idi. At üstünde cirit oynarlarken attığı sopalarla bazı Arapların gözlerini çıkarmış. Adamlar (Hz.) Ömer'e gelip kısas istemişler. Kısastan kurtulmak için Kesa gece Arz-ı Rum'a kaçmış. Bu olayı duyan insanlar "Kesa geceleyin kaçtı" anlamında 'Sera Kesa', 'Cera Kesa' demişler (Çerkes ismi buradan doğmuş). Dolaşa dolaşa 30 bin kişilik ordusuyla Bursa'ya gelmiş. Önüne gelen her kuvveti yendiğinden korku salmış. Konstantin, İmparatorluğunun deniz ötesini verip karşıya geçmesini istemiş. O da gidip, eskiden Arz-ı Neyarik olarak bilinen -ki, önceleri Ermenilerin elindeydi- Bilad-ı Ububan'a yerleşmiş. Oradaki Ermenileri de boyun eğdirmiş. Havası, suyu, toprağı rızkı bol ve bereketli bir yerdi. Buraya şimdi Arz-ı Çerakise denir.

'Çerkesler, beyaz ari ırktandır. Kafkaslılar beyaz ırkın aslı ve en temizidir. Kumral saçlıları, bal rengi veya mavi renkli gözlüleri, kestane renginde saçlıları vardır. Tenleri saf beyazdır. Altında beşeriyetin şahit olduğu en temizinden sımsıcak bir kan akar.'

Çağdaş etnograflar Kafkasya'yı diğerlerinden ayrı, müstakil olarak ele alıp etnografik tarihini inceliyorlar. Kültür materyalleriyle ortaya çıkarılan bir gerçek Kafkasya'nın çok eskilerden beri bir bütün olduğudur. Kafkasya'da yaşayan diller, diğer hiçbir yerde görülemeyecek çokluktadır. Burada elli ayrı dil kullanan halklar yaşamaktadır. Bunlardan kırk tanesi otokton olup hepsi akraba dillerdir. Kafkasya'da otakton olmayan Hint Avrupa ve Altay dilleri vardır. Hint-Avrupa soyları, Rus, Ukraynalı, Ermeni, Rum, Asetin, Kürd, Tatlar'dır (İran'dan gelen dağ Yahudileri). Altay ailesine mensup olanlar ise Azeri, Kumuk, Karaçay, Balkar ve Nogaylardır. Kafkas ( veya İbero-Kafkas) dillerini muasır lisaniyatçılar üç gruba ayırır: Kuzeybatı Kafkas dilleri, Doğu Kafkas (Dağıstan, Nah) dilleri, Güney Kafkas (Kartvel) dilleri. İ.M. Dyakanov ile S.A. Starastin bu üçüncüsünü ayırırlar.

'Arkeolojik kazıların verdiği bilgilere göre Kafkasya, insanlık medeniyetinin önemli halkalarından birisini teşkil etmiştir. Madenin keşfedildiği, ateşin ilk defa kullanıldığı yerlerin başında Kafkasya'nın geldiği rivayet edilmektedir. Ancak medeniyet alanındaki bu ilk atılımlara karşılık Kafkasya coğrafyasının sağladığı özellik dolayısıyla, dünyanın diğer bölgelerine nazaran daha farklı bir yapı göstermiştir. Fiziki coğrafya bakımından bütünlük göstermesine karşılık tarihi gelişmeler neticesinde beşeri coğrafya bakımından bir mozaik özelliği taşımaktadır.

Kafkas dil ailesi;

'Dil, düşünce, duygu ve isteklerin bir toplumda ses ve anlam yönünden ortak olan öğeler ve kurallardan yararlanılarak başkalarına aktarılmasını sağlayan, çok yönlü, çok gelişmiş bir dizgedir.' Platon, Kratylos adlı yapıtında dili, kendi özel düşüncelerini sesin yardımıyla özne ve yüklemler aracıyla anlaşılabilir duruma getirmek' biçiminde tanımlıyordu.

Dilciler Kafkas dillerini ve lehçelerini müstakil bir aile olarak ele alma eğilimindedir.

'Fonem dizgesi ve iç yapısı bakımından öteki diller ve dil ailelerinden büyük ayrılık gösteren Kafkas dilleri üzerinde, uzun uzadıya durmayacağız. Bazı Türk lehçeleriyle birlikte Kafkasya'da konuşulan bu dillerin Kartvel kolunu (örneğin Gürcüce) Abhaz- Çerkes, Lezgi-Çeçen kollarını saymakla yetinelim.

' Schleicher'in morfolojik tasnifine göre biçim açısından Adıge dili, yalınlayan (tek heceli isimlendirmesi hatalıdır) diller; kaynak (akrabalık ilişkileri) bakımından ise Kafkas dil ailesi içerisinde mütalaa edilmektedir.


Milattan önce Adıgeler

N.Y. Mar şöyle yazıyor: Adıge-Abhaz ve diğer Kafkas halkları, Elam, Kasit, Hald, Sümer, Urartu, Bask, Pelask, Etrusk, büyük bir ırk olarak Akdeniz havzasında yaşıyordu. Abhaz-Adıge ile Bask dilleri biraz uyuştuğu gibi kültürlerinde de büyük benzerlikler vardır. Bunların güçlü büyük bir ırktan türemiş olmaları gerekir ki, bu bir Akdeniz havzası ırkı idi. Adıge-Abhazlar, Kafkas-Anadolu coğrafyasında yaşayan ilk halklardandır. Önceden bir olan Kafkas-Hat'lardan bölünmüştür. Adıge-Abhaz dili, ölü Hat dilinden başka hiç birine benzemiyor. İnsanın kimliği sorulurken 'hat' , 'het' denmesi, Hatkoy kabilesi, Hatuw, Hatko, Hatıjıko, Hatşıko, Hatkh, Hatıkhe, Hataw vb. sülale adları da bu akrabalığı destekleyen delillerdendir. Küçük Asya ile Kafkas kültürünün yakın, hatta aynı olduğu söylenebilir. . Tanrı adları birbirine yakın idi. Hatca savaş tanrısı 'İnare' idi. Adigelerde, İnarowko, İnar; Abhazlarda İnarbe gibi isimler kullanılmaktadır. Tanrı Datto'yu (bazıları yıldırım tanrısı olduğunu söylüyor) çağrıştıran 'dotta' kelimesi vardır. Adiğeler saygın sülalelere bir saygı ifadesi olarak 'Dotta' diye hitap ederlerdi. 'Waşkho'(Hatça ibadet adı): M.Ö. 2 bin yıllarında kullanılan bu kelime Abhazca'da halen aynen kullanılır. Wubıhlerde 'Waşhve', Adıgey'de 'Waşkho', Kabardey'de 'Waşho' yemin için kullanılır. M.Ö. 7-8 bin yıllarında Küçük Asya'da insan yaşıyordu. Buğday ve arpa ekiliyor, koyun ve keçi besliniyordu. M.Ö. 5-4 bin yıllarında buralarda gelişme, 3 bin yıllarında değişim görülmekte, kale ile çevrili şehirlere rastlanmaktadır. Daha o dönemde kültürel ve politik ilerleme sağlanmıştır. Dorak ve Alacahöyük'te kama, kılıç, balta, mızrak vs. gümüş işlemeli madenler bulunmuştur. Kaş'ların (Kas da denir) orada yaşadığı tartışmasız bilinen bir husustur. Bunlar Hat'larla yakın akraba idiler. M.Ö. 2 binin sonları ile binin başlarında Hat kavimleri yayılmaya başladı. Hatusas şehri merkezleri idi. Güney bölgelerde yaşayan Het'ler de Hat ve Kas'ların yaşadığı kuzey bölgelere doğru çıkmaya başladılar. Yeni gelen fertler, Hatların dilini almıştır. Demirin adının ve önemin Kas ve Hatlarda aynı oluşu akrabalıklarının en büyük delillerinden biri olarak kabul edilir. 1970'li yıllara kadar bilim adamları, 'Maykop kültürü'nün sadece Karadeniz sahillerinde yaşadığı kanaatindeydi. Bu kanaatin dayandığı bir temel yoktu. Ancak 'Maykop kültürü'nün hakimiyet alanını belirlemek o kadar kolay değildi. Kuzey Kafkasya'daki halkların kültür birliğini daha önce belirtmiştik. Nalçik'te açılan kurgan, yapılış şekli ve muhteviyatı itibarıyla Maykop kurganlarının aynı idi. Batı Gürcistan kültürü de Maykop kültürüne yakındır. Millattan önce 3 bin yıllarında Maykop kültürü hükümran olmuştu. Merkezi de Ön Kuban idi.


18.yy. ortalarına kadar Adıge - Rus münasebetleri

29 Mayıs 1714’te I. Petro, Hive’ye askeri bir keşif kolu gönderilmesi talimatını vermişti. Bu keşif kolunun yönetimini, kendisinin mürebbisi olan Boris Aleksandroviç Galintsev’in kızı ile evli bulunan ve Hıristiyan olan Prens Aleksander Bekoviç Çerkeskiy’e (asıl adı Davlat Kisden Mirza olup Kabardinli bir Müslüman idi) verdi. Çerkeskiy, 1713’ten beri I. Petro’nun "şark meselesi" danışmanı idi. 28 Eylül 1714’te bu keşif kolu 1900 asker ile Oksus (Amu Derya) istikametinde harekete geçirildi. Nalçikli etnograf Dr.A. Ğut’un belirttiğine göre Rusya’nın Kafkasya’ya 1825’ten önce müdahalesi vaki değildir.


19.yy.'a kadar Kırım Hanları ve Osmanlı Devleti ile münasebetleri
İstanbul’un beklenen alakası, Dağıstan, Kabardey ve Çerkesleri Ruslar aleyhine ayaklandırmıştı. 11 Ekim 1787 tarihinde Anapa’ya gelen beylerbeyi (Köse Mustafa Paşa) görülmemiş bir tezahüratla karşılanmıştı.

Çerkezistan’a silah ve cephane sevkedildiği hususunda Rus Elçiliği’nin şikayeti üzerine 21 B (Receb) 1273 (20 Mart 1857) tarihinde oluşturulan komisyonun, eski Bosna Nazırı İsmail Paşa ile Liva Ferhat Paşa’yı suçlu bularak ilkini Bursa’ya, ikincisini Kütahya’ya sürgüne göndermesi; sonucun elçiliğe bidirilmekle beraber Rusya ile dostluğu zedeleyen bu tür olayların tekerrür etmemesi için olayın gerek resmi yazılarla memurlara, gerekse Takvim-i Vekâyi’de yayınlanarak kamuoyuna duyurulması Osmanlı Hükümetinin o zamanki Kafkasya politikasını alenen yansıtan bir mesle olmuştur..

Kırım hanları Adıge kabilelerini sık sık rahatsız ediyordu. Osmanlı Padişahlarının Kırım Hanları üzerinde hakimiyet kurmaları Adıgeler başta olmak üzere Kafkas halklarına zarar vermiştir. 1590’larda Kırım Hanı Mengi Girey Adıgelere baskın yapmak istedi. Osmanlı ve Tatar tarihleri Adıgeleri ele geçirdiğini söylüyorsa da Adıgeler onun hakimiyeti altına girmemek için mütemadiyen savaşmışlardır.

1569’da Osmanlı Devleti’nin, Kırım Valisi Çerkes asıllı Kasım Paşa eliyle Astrahan’a sefer düzenlemeye girişmesi esnasında valinin adam ve mal desteği talebini Çerkes Beylerinin yedisinin birden reddetmesi, Kafkasya’nın Kırım ve Osmanlı ile münasebetlerinin mahiyetini ortaya koymaktadır.

Osmanlı Devleti 1475’te fethettiği Kırım üzerinden gönderdiği mollalar eliyle Batı Kafkasya’da İslamı yaymaya başladı.

1739’da imzalanan Belgrad muahedesinde her iki taraf ta Kabardey bölgesinin bağımsızlığını itiraf ettiği halde 1740, 41 ve 42 senelerinde Rus Çarı’nın Sultan I. Mahmud’a yazdığı yazılarda ‘Çerkeslerin ve Kabardeylerin varisi ve hakimi’ ünvanı kullanıldığı ve Osmanlıların da III. İvan’a cevaben yazdıkları yazılarda aynı ünvanın kullanılması, bölgedeki Rus hakimiyetinin tanındığı anlamına geliyordu.


Siyasi birlikler

Tatar-Moğol savaşlarından sonra Kafkasya haritası değişti. Kimi kabileler dağıldı, kimileri üstünlüğü ele geçirdi. Genellikle kendi başlarının işini (kendi ‘wınafe’sini) kendileri yapardı.

Rusya batı kesimdeki halk meclislerini dağıtmaya, kabile reislerine hediyeler göndermeye başladı. Abzekh Pşısı 1828’de kendisine yapılan barış teklifini meclise sundu ve Şapsığde toplanan meclis, uzun münakaşalardan sonra, bölgenin vaziyetine, Rusların düşmanlığına ve Edirne Antlaşması’nın geçersiz olduğuna dair şu beyannemeyi tüm dünyaya arzetme kararı aldı: "Ruslarla sulha bile yanaşmayan Kafkasya’nın sakinleri nasıl olur da onların tebeası sayılabilir."

1859’dan sonra batıda Rus baskısının iyice şiddetlenmesi üzerine Wubıkh, Abzekh ve Şapsığ önderleri 1861’de bir khase topladı. Yeni bir meclis seçti ve şu kararları aldı:

"1- Son gelişmeleri Avrupa ülkelerine duyurmak, 2- a) 13 Haziran 1861 Çerkeslerin bağımsızlığını ilan ettiği gündür. b) Tüm Çerkesleri ilzam eden Millet Meclisi seçilmiştir. c) Birlik, gerekirse kuvvet kullanarak sağlanacaktır. d) Bağımsız Çerkes Devleti Meclisine gizli oyla 15 üye seçilmiştir. 3- Meclisin kararıyla ülke 12 vilayete bölünmüş ve her birine kadı, müftü, muhtar ve emniyet amiri tayin edilmiştir. 4- Meclis kararları bu mümessiller tarafından uygulanacak ve vergileri bunlar toplayacaktır. Her yüz haneye beş atlının masrafı yüklenmiştir. Toplanan vergiler hür Kafkasya’nın temsilcileri eliyle ülke işleri için en iyi şekilde harcanacaktır."

18.. yılında Kuzeybatı Kafkasya’da bir devlet kurulmak istenmiştir. 19. asırda burada demokrasi uygulatan Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar vardı. Savaş sebebiyle iç ihtilafları sonuçlandırıp ittifak kurarak düşmana karşı koymaya başladılar. Ruslara ait dört kaleyi ele geçirdiler. Bu vesileyle ittifakları güçlendi. Muhammed Emin ile Şamil’in Bu ittifaklarda büyük rolü oldu. Halkın içindeki statü sahipleri bu ittifakı hoş karşılamıyordu. Şamil bertaraf olup (1859’da) Muhammed Emin de esir alınınca, ittifakı eski statü sahibi muhalifler destekler oldu. Onlar kendi halklarını hiçe sayarak Ruslarla iletişim halinde idi. 1861’de Wubıkh, Abzakh ve Şapsığlar "meclis" kurdu. 15 kişilik heyet seçildi. Bir Wubıh olan Thamade (Başkan) Hac Kranduk Berzeg, meclis kararı aldı, ülkeyi 12 eyalete ayırdı. Eyaletlerin de kendi meclisleri vardı Rusya, Türkiye, Fransa ve İngiltere haberdar edildi.

Rusya haber alınca meclisi çalıştırmadı. 1864 göçüyle Türkiye insanları götürünce bu devlet son buldu. Teşebbüs yerinde ve zamanındaydı, ama kendi reisleri tarafından satıldılar.

Adıgelerin komşu akraba kabileler ile münasebetleri kardeşlik ve akrabalık zemininde yürütülmekte idi. Dönem dönem siyasi birlik denemeleri de olmuştur.


Kafkas - Rus savaşları ve Rusların Adıge topraklarını istila ederek ilhakı

Özellikle Şapsığ ve Natuhaç eyaletleri ‘Avrupa’nın en modern savaş tekniklerine sahip ve Avrupa imparatorlukları içinde en despot, en büyük ve en vicdansız olanının bütün gücüne, enerjisine ve hilelerine karşı son on yıldır tek başlarına direnmiş bulunuyor.’

A.İ.Gertsin’in tesbitine göre Rus çarları Kafkasya’yı sıcak Sibirya sanıyorlardı. Bu sebeple sürgünleri oraya gönderiyorlardı. Dubralubov’un kaydettiğine göre çarın adamları Kafkas halkının örf ve inancını hiç kaale almadan kendi görüşlerini baskıyla kabul ettirmeye çalışıyorlardı.

Kafkasya’da uygulanan kıyım ve katliamı yazmaktan kalem bile imtina ediyor. Jan Carol şöyle der: Rusya’nın Kafkasya’yı işgali, çağdaş dünyamızdaki en iğrenç vahşet tablolarını oluşturmaktadır. Rusya Kafkasyalıların mukavemetini kırıp onlara boyun eğdirebilmek için dehşet ve vahşet dolu 60 askeri yıla ihtiyaç duymuştur.

"Kafkas cephesi Rus ordusuna mezar oldu. Ortalama her yedi yılda 120 bin askerini Kafkasya’da ölü bırakıyordu. Katerinanın tahta geçtiği 1765’den 1864 yılı sonuna dek Ruslar Kafkasya’da birbuçuk milyon askerini gömmüştür." Bu konuda General İsmail Berkok’un Tarihte Kafkasya adlı eseri müracaat edilebilecek en zengin ve en muteber eserlerin başında gelmektedir.


Muhaceret

1859-1864 yıllarında yurtlarından sürülen Çerkesler deniz yoluyla, Kafkasya’da, Taman, Tuapse, Anapa, Tsemez, Soçi, Adler, Sohum, Poti, Batum vd. limanlardan bindirilip Osmanlı Devleti’nin Trabzon, Samsun, Sinop, İstanbul, Varna, Burgaz ve Köstence limanlarında indiriliyordu. 1865-1866 tehciri ile Osmanlı-Rus harbinden sonraki 1878 tehciri kara yoluyla gerçekleştirildi. Doğu yolundan genellikle Çeçen, Dağıstan, Asetin, Kabardey muhacirleri göçürülmüştür. Daha sonraki göçler de kara yoluyla yapılmıştır.

Yolda telef olanların feci durumları Trabzon’daki Rus konsolosunun tehcir işlerini idare etmekte olan Rus Generallerinden Katraçef’e yazdığı raporda şöyle anlatılır: "Türkiye’ye gitmek üzere Batum’a 70.000 Çerkes geldi. Bunlardan vasati olarak günde 7 kişi ölüyor. Trabzon’a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmektedir. Samsun civarındaki 110.000 kişi arasında her gün vasati 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul’a götürülen 4650 kişden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım." İşte bu suretle peşpeşe sürüp gelen felâketlerin ve musîbetlerin darbeleri altında inleyen ve eriyen bu kahraman ve fazîletkâr milletin bedbaht bakiyesi de Dobruca, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak gibi daima tehlikeye maruz bulunan ve daima emniyetsizliğin hükümran olduğu yerlere iskân edilmiştir.

Çarın Kafkasya naibi olarak atadığı kardeşi Grandük Mişel, 1864 Ağustosunda Batı Kafkasya sakinlerine şu fermanı tebliğ etmişti: "Bir ay zarfında Kafkasya terkedilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya’nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir:"

İşte bu yüzden, esaret ve tabiiyeti en büyük şerefsizlik addeden Çerkesler, güzel vatanlarını terketmeye mecbur kalmışlardır. Lermontof bu hakikati bir şiirinde şöyle dile getirir: "Bu insanlar neden yurtlarını ve babalarının mezarını terkediyorlar? Düşman kuvvetinin zoru ile mi? Hayır! Düşman kuvvetlerinin beraber getirdiği esaret zincirinin korkusuyla!"

‘Çeçen reisleri uzun münakaşalardan sonra göçü kabul edip nasıl gerçekleşeceğini sordular. Ben de Gürcistan üzerinden kara yoluyla gideceğimizi ve Rus ordusunun da her türlü kolaylığı ve yardımı yapacağını söyledim.’ Kunduk, Hatırat, s.67. ‘Rus Generali Loris’e gidip 50 bin dönüm kadar olan arazime mukabil 45 bin altın ruble istedim. Derhal ödedi. Fakir muhacirlere sarfetmek üzere ayrıca 10 bin altın ruble daha istedim. Bunu az bularak 20 bin ödedi. Bu şekilde 25 Mayıs 1865’te, aralarında ailem ve akrabalarımın da bulunduğu 3 bin Çeçen aile ile birlikte göç ettik. Geride kalanların tehciri görevini Çeçen mıntıkası naibi reis Sa’dullah’a tevdi etmiştik.’

Emir Kesa kabilesinden bazıları (özellikle dinini imanını koruyanlar) Mısır’a dönmüşlerdi. Diyarın 23. Eyyübi Kürt Kralı Mansur Ali b. Eşref’in kölesi olan Çerkes Berkuk b. Afs (veya Ans) Çerkes Devletini kurmuştu. ‘Çerkes sürgünü ‘modern tarihin en büyük kitlesel nüfus hareketlerinden biridir.’

‘Tehcir esnasında deniz gibi kan akıtıldı. Gemiye binmek için aç bîilaç kıyıda yağmur çamur içinde, ölüm iniltileriyle bekleşenler, yanaşan gemiye üşüşüp istîab haddinden çok fazla biniyorlardı. Gemiler de daha fazla para alabilmek için çok yolcu alıyor, bu yüzden fazla yol almadan batan gemilere sık rastlanıyordu. 1864 Mayısında, Trabzon’daki Rus konsolosunun yazdığına göre 30 bin kişi açlık ve hastalıktan kırıldı. Gemilerde hastalık alameti gösteren olursa derhal denize atılırdı... Trabzon’da bir tek adamın 30-50 cariye birden aldığı oluyordu. 1858-1865 yıllarında 493.124 insan gitti oraya.’

Osmanlı Devleti bu tehcir ile yüz yüze kalmış olduğu bir çok problemini halletmeyi planlamıştı.

Rus Hükümeti adına General Fadol, Musa Kunduk ile Gazi Muhammed’e şu teklifi sunmuştu: ‘Afganistan hududunda Çerkeslerden müteşekkil bir devlet kurmak, Osmanlı Devleti’ndeki tüm Çerkesleri oraya göçürmek, kurulacak devletin Rusya’ya bağlı kalması şartıyla bütün masraflarının Rusya tarafından ödeneceğini garanti etmek.’ Her ikisi de bu teklifi reddetmişti. Rusya bu projeyle Afganistan’ı işgal etmekte olan İngilizleri berteraf etmeyi düşünüyordu.

Rusya 2 Mart 1878’de Osmanlı Devleti ile imzaladığı anlaşmada, Rus hududuna iskân edilen Çerkeslerin iç bölgelere götürülmesi hususu üzerinde durulmuştur. Nitekim öyle de yapılmış, 150.000 Çerkes bu sefer de Rumeli’den Anadolu’ya göçürülmüştür.

18 Kanun-ı sâni 1789 tarihli emirname Çerkeslerin kaçmasına fırsat verecek her hareketin engellenmesini emrediyor, bu hususta yabancı deniz nakliyat şirketlerine de ‘gemileriyle tek bir Çerkes dahi taşımamaları’ yazılıyordu.

Türkiye’deki Rus Elçisi İgnateiv’in 21.02.1872 tarihinde Rus Dışişleri Bakanı’na yazdığı gizli bir yazıda, Türkiye’ye göçmüş 8500 Çerkes ailenin katlandıkları dayanılması zor şartlardan şikayetle Kafkasya’ya geri dönmek istedikleri bildirilmiştir.

Tehcir süreci uzun sürmemiştir. Osmanlı Devleti’nden dönüp gelen bazı insanların anlattıkları, Paçe Beçmırza’nın şiirleri, açlık, hastalık ve ölüm haberleri getiren gözyaşı ve hasret dolu akraba mektupları Kabardey’den göçün devam etmesini engellemiştir.

Osmanlı Devleti’nin Kafkasya ile ilk temaslarını kurduğu 17. Asırdan itibaren ferdi göçler başlamıştı. Büyük göçten önce Osmanlı ordusunda görev almış yüzlerce subay ve paşa vardı, Osmanlı Devleti Kafkasya’yı hakimiyetyi altına almak içn bu üst düzey subaylardan yaralanmıştır. Musa Kunduk anlatır: ‘Sadrazam ile görüştükten sonra Berzec Hüseyin Paşa’nın yanına gittim. Wubıh Ali Paşa da (Hafız Paşa’nın kardeşi) oradaydı. Bu iki zat Çerkes muhacirlerinin vaziyetini yakından takip ediyordu. Hüseyin Paşa Osmanlı Devleti’nin göçe hazırlıklı olmadığını, bu konuda Çerkesler için hiç bir şey hazırlanmadığını, bu muhacirlerden ilk büyük grubun durumunun ağıt yakılacak derecede perişan olduğunu belirterek ‘Önemle rica ediyorum, tehcir meselesinde acele etmeyelim.’ demişti. Hüseyin Berzec Paşa 1866’da idam edilmiştir.

Bandırma civarındaki Yeni Sığırcı köyüne iskân edilen 300 aileden 150’si, oradaki hayata uyum sağlayamayıp anavatana dönmüştür. 1911’de Hac dönüşünde Şam valisi ile görüşen Canıko Bako; on bin Çerkes olduklarını, kendilerine hicret etmek istediklerini söyler, vali de memnuniyetle kabul eder. Canıko, Mehmet Hanaşe ile birlikte bir heyet halinde gelip daha önce iskân edilen köyleri gezer, perişan hallerine şahid olur. Kendilerinin iskân edilmesi için belirlenen Kerk tepelerini gezerler. Bu kayalıkları beğenmeyip Ağustos 1911’de deniz yoluyla İstanbul üzerinden geri dönerler, hiç kimse de hicret etmez.

‘Tehcir operasyonu, binlerce yıllık Kafkas tarihinin en mühim hadisesidir. Bu olay Kafkasyalıların sosyal yapısını, ekonomisini ve politikasını menfi yönde etkilemiştir.’

İstanbul’daki Çerkes Teavün Cemiyeti sekreteri Tsağo Nuri 1912’de anavatana dönerek Nalçik’te yeni açılmış olan okulda Çerkes Dili okutmaya başlamıştı.

‘...İnsanların perişanlığını hayretler içinde temaşa ettiğimi gören istasyon yetkilisi koşarak yanıma geldi ve gözleri yaşla dolarak dedi ki; ‘Ekselans, dünyada bu acıklı manzarayı seyredip te kalbi burkulmayacak insan var mıdır? Allah’tan korkmak lazım. Bu topraklar onların yerleridir. Ne hakla onları bir bilinmezin içine sürüyoruz? Nereye gittiklerini sorduğumda, Osmanlı Devleti’ne diyorlar. Ama nasıl, ne zaman ve onları neler bekliyor, belli değil. Bu konularda hiç bir bilgileri yok.’

KHK fahri başkanı diyor ki: ‘Annem anlatır; Dedem yolda (karşıdan gelen gemidekilerden) Türk’e gidenlerin hastalıktan kırıldığını öğrenince yanındakilerle birlikte denizin ortasından geri dönüp gelmişler.’

Kuruluşundan beri iç problemlerini tehcir ve iskân metoduyla çözen Osmanlı Devleti, 9 Mayıs 1857’de tehcir kanununu çıkarmıştır.. Bu arada Rus Çarıyla gizlice ittifak etmiştir... Göçenlerin mal, can ve hürriyetleri, sair tüm hakları sultanın garantisi altında idi. Her tür vergiden muaf olarak arazi verilmesi vadedilmişti. Anadolu’ya yerleşenler 12 yıl askerlikten muaf tutulmuştu. 1860 yılında İskân-ı Muhacirîn Komisyonu kuruldu. Bunda ekonomik ve politik çıkarlar gözetilmişti. Buradan anlaşılıyor ki Çerkeslerin göçürülmesi, Osmanlı Devleti’nce planlanmış, sonraları gelişen fiiliyattan önce programlanmış bir iştir.’ Nefy ve iskân, Osmanlı Devleti’nin yönetim politikalarından en barizleri idi.

1859-61 arasındaki büyük tehcirle ilgili resmi istatistik bilgilerine sahip değiliz. Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Osmanlıdaki nüfus hareketlerini inceleyen Obisni İrolitimo 1866’da Muhacirlerin bir milyona ulaştığını belirtir.

Prof. Kemal Karpat, 1859-1879 arasında göçürülenlerin 1.400.000’den fazla olduğunu, sağ salim Osmanlı Devleti’ne ulaşan muhacir sayısının ise 1.100.000 olduğunu belirtir.

Çerkeslerin Kafkasya dışında en yoğun yaşadığı yerler başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerden oluşmaktadır. Varna’da halen dört Çerkes köyü vardır ve özel kıyafetlerini ve dillerini muhafaza etmektedirler. Trablusgarp’a 1000 aile gönderilmiş olduğu arşiv belgeleri ile sabittir. Irak, Endonezya gibi hiç tahmin edilmeyecek ülkelerde dahi Çerkes varlığına rastlanmaktadır.


Avrupa devletleriyle münasebetler

15. asırda Karadeniz sahilinde yaşayan Çerkesler Cenevizlilere vergi vermeye ve tüccarlara baskın düzenlemeye başlamışlardı. Sıkça ayaklanmalar baş gösteriyordu. Daha sonra Osmanlılar Ceneviz kolonileri dağıtmıştır.

7 Temmuz 1864’te Kafakasya’nın tamamıyla işgal edilişinden sonra Karl Marks şöyle yazıyordu: Rusya’nın Kuzey Kafkasya halkına karşı uyguladığı zecri tedbirler ve Avrupa’nın ahmaklık derecesindeki ilgisizliği ve görmezlikten gelişi, Rusya’nın işini kolaylıştırıyordu. Bana göre Polonya inkilabının boğulması ve Kuzey Kafkasya’nın işgali 1815’ten bu yana Avrupa için önem arzeden en büyük iki olaydır.

İngiltere Rusya ile düşman olmak istemiyordu. Bir taraftan da ajanlarını göndererek Kafkasya ile ilişkilerini sürdürmeye çalışıyordu. Kafkasyalıların Ruslara karşı direnmeyi sürdürmelerini temin için, İngilterenin kendilerine yardım edeceği intibaını veriyorlardı. İngiltere ikili oynuyordu. 18 Mart 1848’de İngiliz parlementosunda şu muhavere geçmişti: Parlamento üyesi M. Anstey, Savunma Bakanı Lord Palmerston’u şöyle suçlamıştı: ‘Bu nedenle asil lordu, ülkeğmizle ticari ilişkilere girmeye ikna edilmiş, İngilteri mütteuiki yapılmış Çerkesya’ya ihanet etmiş olmakla suçluyorum. Asil lord, Çerkesya’nın, dolayısıyla bizim ölümcül düşmanımız lehine İngiltere’ye ihanet etmiştir. İngiltere’nin güvenliğine, şerefine, ticaret haklarına bilinçli olarak ihanet etmiştir. Düşmanımız Rusya’nın Hint İmparatorluğumuz üzerindeki emellerini gerçekleştirebilmek için işgal etmek ihtiyacında olduğu bağımsıs bir ülkeyi, Çerkesya’yı, kendilerine eliyle teslim etmiş olmakla suçluyorum... Sonuç olarak asil lordu, olaylar karşısında bilinçli bir sahtekârlık tutumu içinde bulunmuş olmakla, parlamentoyu ve onun devletini kasten ağır yanılgıya düşürmüş olmakla ve böylelikle de çok büyük ihanet cinayeti işlemiş olmakla suçluyorum.’

25 Mayıs 1856 yılında İngiltere Lordlar Kamarasında Lord Malmesbori şu gerçeği itiraf ediyordu: "Lordlarım! Adıgeleri büyük felâketler içerisinde kendi başlarına bıraktık. Halbuki biz onlardan yardım istemiştik. Ancak müsadenizle şunu söyleyebilirim ki, onları, istediğimiz gibi, en büyük fedâkârlık ölçüleri ile kullandık."

Rusya gelişip dünya ticaretine etki eder hale gelmezden önce 17. asrın sonlarına dek Kafkasya ile İngiltere arasında önemli bir ticari münasebet vardı. İngiltere’ye ait son ticari seyahat 1781 yılında vuku buldu.

Kafkasya batı ile uzak doğu, arasındaki ticaret yolunun en mühim bir köprüsü idi. Buraya hükmeden bu ticarete de hükmederdi. Hazar’dan geçip Hindistan’a giden ticaret yolunun İngiltere için büyük önemi vardı.

14-15. Asırlarda Kuzeybatı Kafkasya’da Sıvastopol-Sohum arasında 39 Ceneviz kolonisi vardı. Psıj’ın sağında ve Anapa civarında Rum kolonileri vardı. İtalyan kolonileri arasında Cenevizliler azdı. Bunların Kafkas halklarıyla ticari bağlantıları vardı. Satın aldıkları köleler daha çok Tatar, Adıge, Abhaz, Dağıstan vd. kavimlerden idi. Daha çok müslüman ülkelere (mesela Mısır’a) götürülür, orduda istihdam edilirlerdi. İtalya’ya, Kırım’a ve diğer Avrupa ülkelerine de götürüldü. Cenevizler kanalıyla bir nebze Avrupa kültürü Kafkas halklarına geçmiş ama, köle ticareti Kafkas halklarının gelişmesine zarar vermiştir. Sağlıklı insanlar esir edilip köle olarak dışarı satılırdı. Acımasızca çalıştırırlar, katolik mezhebini, hıristiyanlığı aşılamaya çalışırlardı. Bu sebeple çoğu zaman karşılarına dikilmişlerdir. Almanlar Grozni ve Bakü petrollerine ulaşmak arzusuyla Mezdog bölgesine kadar geldiler. Bugün hâlâ ‘Alman Gubğe’ denilen yerde esir alınıp açlıktan ölen Azerilerin toplu mezarları ile Alman silahları bulunmuştur.


Komşu ülkelerle münasebetler

18. Asırda Mavera-yı Kafkasya ile münasebetleri artmaya başlamıştı. Gürcü askeri yolu başlıca ulaşım kanalıydı. Azerbaycan sınırında hayvan ve emtia ticareti sebebiyle sık temasları olurdu. Kızlar ve Mezdog kaleleri ticaret merkezi haline gelmişti. Kuzey Kafkasya’ya çok fazla Rus gelmeye başladı. Bu da Kafkasya’lıların ‘zakavkaz’ (Kafkasötesi) ile ticari ilişkilerini arttırdı. Rus emtiası çoğalmaya başlamıştı.

Kabardey, Osetya ve Gürcistan arasında politik münasebetler vardı. Gürcü Padişahı G. Vakhtanik, Kabardey Pşısı Taw Sultan’ın kızını almıştı. Abhaz dağlı kabilelerinden Marşaniye Büyük Kabardey’e bağlanmıştı. Kabardey Pşısıne danışarak politika yürütüyordu.

Kartli ile Kakheti padişahları Kafkas savaşçılarını gayr-ı Kafkas komşu hanlarıyla savaşırken yardıma çağırırlardı. Karşılıklı göçler olmuştur. Mesela bir çok Asetin, Vaynak, Balkar ve Karaçay gruplar Gürcü dağlarına göçmüştü. Çok sayıda Ermeni ve Gürcü (Merkezi) Kafkas’a gelmişti.

Çerkeslerin Dağıstanla münasebeti konusunda İmam Şamil’in sır kâtibi Karahî şunları kaydeder: ‘Çerkezistan ahalisi mukaddema Şeyh Şamil’e davetnameler gönderip memleketlerine gelmesini rica etmişlerdi. 1262 senesinde Şamil 7 büyük top, alet edevat ve mühimmatla beraber süvari ve piyade askerini alıp Çerkes hududunu tefrik eyleyen Terek Nehrini geçti. Bir müddet oralarda ikamet ve ahalisine va’z u nasihat etme fikrinde idi. Lâkin o havilinin ihtiyaç anında barınacak bir dağı, bir tepesi, bir ormanı olmadığını görünce geldiğine pişman oldu. Ba’dehu Gabrati (Kabartay) taifesinin yardımına gitti. Onlar da gelip Şamil’e bey’at ettiler. Ehl u ıyallerini ulaşılması zor ve müstahkem bir mevkie nakleylediler. İçlerinden bazıları üzerlerine naib nasb olundu. Birkaç gün sonra keşşaf süvarilerinden biri gelip avdet edilmesi luzumunu bildirdi. Şamil de güneşin gurûbunu müteakip hareket emrini verdi.


                                   Çerkeslerde Sosyokültürel Yapı

"Toplum birlikte yaşanan ve faaliyette bulunan fertler grubudur.. Toplum fertlerinin örgütlenmesi, sosyal sistem ise fikirlerinin örgütlenmesidir. Sosyal sistemler umumiyetle iki unsura sahiptirler. Bunlardan biri sosyal yapı diğeri ise değer yönelimi (oryantasyon) dur. Rol, statü ve yetki sosyal yapıyı; gaye, hedef normlar ise toplumun değer yönelimlerini ortaya koyar. Sosyal yapı sosyal sistemin normatif değerlerini açıklarken değer yönelimi toplum içindeki durumları işaret edser. Kısacası sosyal yapı, herhangi bir sosyal grubun içe ait örgütüdür."

Gerek komşuları ile yaptıkları savaşlar, gerekse kendi içlerindeki sınıf çatışmaları sebebiyle sosyal yapı değişiklikler arzediyor, bir kabile küçülürken (Jeney, Khigak, Adeley, Hatıkoy, Yeğerıkoy, Mehoş, Bjeduğ, Mamkhığ), bir kısmı da büyüyordu (Abzeh, Şapsığ, Natuhay). Devrim öncesi yazarlar bu sonrakileri demokrat addederler. Büyüme sebepleri de pşıye çalışmak istemeyenlerin gelip bunlara katılmasıydı. Etnik safiyet hususunda en hızlı ve en büyük değişiklik, 18. Yy.’ın ikinci yarısında, Balk, Baksan, Şecem ve Terç sularını kapsayan alanda oturan Kabardeylerde olmuştur.

18. Asırda sosyal yapı, önceden olduğu gibi feodalitenin kırılarak her çiftçinin dilediği yerde çalışabilmesi yönünde gelişme kaydetmiştir. Öbür taraftan da pşıler arazileri bölüşüp yerlerini sağlamlaştırmaya çalıştılar. Çiftçilere yapılan baskılar aradaki kini büyütüyordu. Bu ayaklanma bir tek kabileye münhasır kalmayıp bir çok kabileye sıçramıştır.


Soy taksimatı

Çerkeslerin kendilerine Adıge derler. Adıge kavmi, Abzekh, Besleney, Bjeduğ, Cemguy, Hatukay, Kabardey, Mehoş, Natuhay, Şapsığ, Ubıh vs. kabilelerden oluşmaktadır. Her kabile büyük sülâlelerden teşekkül eder. Sadece ‘kheku’ (anavatan) Kafkasya’da değil, dünyanın bir çok ülkesine dağılmış bulunan Adıgelerin büyük bir kısmı da halen sülâle adlarını ve damgalarını muhafaza etmektedirler.

Büyük tarihi göçlere köprü olan Kafkasya’da yaşayan yerli kavimlere çeşitli şekillerde sonradan karışan kavimler de olmuştur.

Mafedz S., ‘Hajı’, ’Muhamed’, ‘Kumuk’ vb. isimler taşıyan bugünkü bir çok kabile, Dağıstan tarafından İslamı tebliğ gayesiyle gelip yerleşen ve zamanla Adiğeleşen şahıs ve ailelerden türemiş olduğu görüşündedir. Kan davası, hırsızlık vb. sebeplerle dışlanan Çeçen ve Dağıstanlıların kudretli Adiğe pşılerine sığınıp onların himayesinde yaşamaya başlaması da bir başka Adiğeleşme yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurallara uyum sağlayamayan mülteciler khabzeyi bozmamaları için toplumdan soyutlanarak ayrı bir mahalde iskân edilirdi.

Kabardeyıpş Karamırza’lar ile Jırışt’ler Karaçay’a gidip onların yöneticileri olduktan sonra Karaçay dilini almışlardır.

18. Asırda yaşayan insanların anlattığına göre Kafakasya ile Kırım ve Osmanlı arasındaki ticaretin en önemli kalemi köle ticareti idi. Peysonel; ‘Çerkes ticaretinin en önemli kalemlerinden biri esir-köle ticareti idi.’ demektedir.

Kırım hanları, anlaşma gereği verilen kölelerden başka baskınlar düzenleyerek esir alıp satıyorlardı.


Sosyal sınıflar

Sosyal Sınıf; Aşağı yukarı aynı iktisadi kudrete sahip olan, hayat uslupları birbirine uyan, aynı kültür ve terbiyeyi almış bulunan, iktisadi menfaatleri müşterek olan ve bu dört kıstasa göre kendilerini aynı durumda hisseden fertlerin teşkil ettiği topluluğa denir.

Kafkas toplumunda sınıf yoktu, çok az sayıda esirlerden oluşan köleler vardı ki bunlar toplumsal yapıya etki etmiyordu.

"13-15. Asırlarda feodalite yaygın idi. Sınıflar vardı (pşı, znatni, vasal, serf, rabi, köle gibi). Pşılar mülkleri ve nüfuzlarıyla üstünlük sağlıyorlardı. İnteriyano’nun anlattığına göre zamanlarının çoğu at sırtında geçerdi. Pşıler feodaldi. Çiftçileri çalıştırıp yaşıyorlardı. Kendileri ‘zekoe’, ‘tewe’ gibi kolay zengin olma yollarını tercih edip çiftçilik ve ticareti hor görüyorlardı. Nakış vb. zevkli işler dışında kadınları iş görmüyordu. Evlerinde altın kap kacak bulunur, gümüş alet edevat kullanırlardı. Pşı, tebeasının doğan iyi taylarına el koyar, tebea da bu size layık, deyip verirdi. Kuzeybatı Kafkasya’daki köleler ‘vuneut’, Abazin diyalektiyle ‘wunav’ (kapıcı) esirlerden oluşuyordu ve çok kötü durumda idiler."

Orta çağda Kafkas toplumunun yapısı değişmeye başladı. Sınıf farklılıklarını kaçınılmaz kılan feodalite yayılmaya başladı ve şu sınıflar doğdu: 1- Pşı; reis, bey, 2- Work; reisin maiyeti, 3- Fokotl; hür, ne vergi öder ne de pşının otoritesi altına girerdi, 4- Pşıtl; çiftçi, pşının adamı, ekip biçtikleri mahsullerden, himayesine karşılık olarak pşıye pay verirlerdi. 5- Wıneut; genellikle harp esirlerinden oluşan kölelerdi ki belli başlı hakları yoktur. Bu düzen özellikle ovalarda oturan Kabardey, Besleney, Mehoş, Bıcırkoy, Bjeduğ, Hatıkoy ve Mamkhığlar hızla yayıldı. Zamanla ‘fokotl’ tabakası da ‘pşıtl’leştirildi. Kuzeybatı Kafkasya’nın dağlık kesiminde (Hakuteş, Şapsığ, Abzah, Natuhay, Wubıh vd.) demokratik eşitlik hakimdi.

Feodal sistemde sınıflar şu şekilde oluşmuştu: Pşı; köyün, bölgenin başı, Tlekotleş; prens, pşı adayı, Dıjınığo; altın kaplama gümüş anlamında prensin bir altı, Workşawe, Tlığuse; kendi başına buyruk, hür. Pşı ona yer ve hayvan, alet ve edevatverir, o da işçilerini çalıştırıp mahsûl toplar, Pşıye vergi verirdi. Beykoel; karın tokluğuna çalışan işçi, Tlkhokotl; hür insan. Pşının onayı ile dilediğini yapabilir , dilediği tarafa gidebilirdi. Tlekoşawe; keza hür işçi, anlaşma ile istediği yerde çalışabilirlerdi. Wuneut; ot kesip getirir, hayvan besler, vs. ayak işlerini yapardı. Şhaşekhuj; sözleşme yaparak hürriyyetini satın alan mükâteb köle.

Kabardeyler Adıgelerin bir koludur. Tlekoleş yöneticileri vardı; Tambiler, Kundetler, Anzorlar gibi. Pşıleri, pşıtleri, werkleri vardı. Tlekoleşler istediği yere gidip istediği ile çalışırdı. ‘Kodz’ tesmiye ettikleri yöneticilerini kendileri seçerdi. Kodz, Pşı ile birlikte onları yönetirdi. Bunlar kendi denkleriyle evlenirdi. Onların evini soyan öldürülürdü. Pşıler sadece pşı kızı alır pşılere kız verirlerdi. Pşı öldürmenin cezası çok büyüktü, kanla ödemek çok daha kolaydı. Pşıyı öldürenin ailesi öldürülür, çoçukları köle olarak satılırdı. Pşı, pşı olmayan birinden çoçuk sahibi olursa buna ‘tuma’ derler, tlekoleşten büyük, pşıden küçük sayılırdı. Workler ‘aşe-faşe’leriyle (Çerkeska ve silah takımlarıyla) pşıye eşlik ederlerdi.

Tlekoleşlerden sonra dıjınığeler gelir. Sözlük manası altın kaplanmış gümüş demektir. Civardan gelen Karaçay, Balkar ve Abhaz beylerini bu statüye indirirlerdi. Bu kategorilerin hepsinin kendi vasalları (werkleri) vardı. (H. Yehutenıtl; sonra Beslan Werk), sonra, work şawetlığuse gelirdi.

İşçiler de sınıf sınıf idi: Abzah, Şapsığ ve Nathoy’larda daha çok rastlanan ve Adıgey’de ‘dekhefetet’, Kabardey’de ‘leğuneut’ denen tflekotller pşının bahçesinde oturan, kendi ailelerinden olan yarı hizmetçiler idi. Bir de wıneutler vardı ki, esirlerden oluşur ve köle gibi çalışırlardı.

18. Asır’da Kafkasyalılar arasındaki sosyal münasebetler, önceden olduğu gibi farklılık arzediyordu. Bir tarafta feodalizim hüküm sürerken öbür tarafta bu daha hiç bilinmiyordu. Sosyal gelişme farklılık gösteriyordu. Bu durum kabileler arasında olduğu gibi kabile içinde de görülürdü. Mesela Adıgelerde aristokrasi de [Kabardeylerde) demokrasi de [Abzeh ve Şapsığlarda] vardı. Avar, Dargin ve Lezgilerin bir kısmı feodal, bir kısmı bağımsız idi.

Avrupa’da değişen feodal düzende artan lüksün senyörlerin sömürü haddini tırmandırması sonucu köylülerin kaçması neticesinin doğması süreci, Kafkazsya Adıgelerinde de yaşanmıştır. 1790’dan 1810 sonlarına dek, Kuban havzasında yaşayan Çerkes köyleri ayaklanarak feodaliteyi devirdiler, pşı ve workleri Ruslara veya Kırım’a sığınmaya mecbur ettiler.

(Kuban havzasında) 1790’da halk idareyi ele aldı, pşı ve workleri devre dışı bıraktı. Bunu isyan olarak değerlendirenler de olmakla birlikte, gerçekte içtimai bir inkılâp idi. Bu hareket, bölgede yayılmış olan feodaliteyi ortan kaldırdı.’

18. Asır boyunca, özellikle 2.yarıda Psıj ötesi kavimlerde ayaklanmalar sürüp giti. Kaçıp pşı olmayan yerlere gidiyorlardı. Aristokrasiden kaçıp demokrasiye gidiyorlardı. Abzeh, Şapsığ ve Natuhaçlar sadece Adıge değil, Abaza vs. kavimlerden gelenleri de kabul ve himaye ediyorlardı. Bu sebeple nüfusları hızla büyüyen bu üç kabile tüm Çerkesya ‘da ağırlığını hissettirmeye başladı. Pşısı olan kabilelere karşı koyabiliyorlardı. Büyük zorluklara rağmen sığınmacıları kabul etmeye devam ediyorlardı. Bu çatışmalarda bazen pşıler bazen de işçiler üstün geliyorlardı. 1792’de Şapsığ’daki tüm çiftçiler ayaklandı. Bu ayaklanmaya Abazeh ve Natukoylar da destek verdi. Şapsığ workleri kovuldu. Bu hepsine ders oldu. Workler de Bjeduğ Pşısı etrafında toplandı. 1793’te Peterburg’a heyet gönderip ayaklanmayı bastırmak için yardım talep etiler. Bunun üzerine II. Katerina bir Kazak müfrezesi gönderdi.

Adıge tarihinde önemli bir yere sahip olan Bzıyıka çatışması 1796’da vuku buldu. Şapsığ, Abazeh ve Natuhay çiftçileri ile Bjeduğ Pşısı komutasındaki workler çatıştı. Önce çiftçiler baskın geldi, ama pşıler onları hile ile ormanlara çekip top eşliğinde gelen Kazak müfrezesine kırdırdılar. Ve böylece durduruldular.

18. Asırda Kafkasya’da her bölgede sınıf çatışmaları baş gösterdi. Sebebi feodalitenin yayılıp işçilere yapılan baskının artmasıyla isyanların çoğalmaya başlamasıydı. Başlıca metot pşıden kaçmak idi. Daha hür bölgelere kaçıyorlardı. Han-Ceri’nin anlattığına göre Batı Kafkasya’da insanlar pşının baskısını hisseder etmez başka taraflara gidiyordu. Hatta Rus köylerine sığınanlara bile rastlanmıştır.Ruslar onları pşılere geri vermiyorlardı. Çünki Rus padişahı onları kullanıyordu.

1767’de gitgide artan kaçma hadiseleri üzerine Kaberdey pşıleri wınafe yaptı. İşçileri Balk ve Terç arasında sularından uzak tutma kararı aldılar. Kum suyu yakınına götürürek kaçışı zorlaştırmak istedilerse de bu karar üzerine onbin kadar işçi pşılerinden ayrılıp Balk ve Terç arasında Beştamak yaylasındaki Rus kalesine sığınma kararı aldılar. Pşıler bastırırsa Terç’i geçebilmek için köprü kurdular. Kıp Kalebek, Şpıgateş Musa, Bişow Merem, ayaklanmacıların elebaşı idi. H. A. Kizlar kumandanı Kinaz H.A. Patrapov bu ayaklanmaları kendi lehine değerlendirmek isdedi. Psıj ve Kum nehirleri tarafına gitmelerine razı değildi. Elçi gönderip ayaklanmaya destek verdiğini bildirdi. Pşıler de ayaklanmanın şiddetle bastırılamıyacağını anlayınca otuz şöhretli pşı gönderip onlardan köylerine dönmelerini istediler. Efendi değiştirebilme hakkı tanınması ve vergileri azaltma şartıyla anlaştılar.

Bazı Arap ülkelerinde, Rusya’da ve Türkiye’de ordu hiyerarşisinin oluşmasında, buralarda görev yapan Kafkas kökenli üst düzey subayların etkisi olmuştur ki bunun ‘pşı-werk-pşıtl’ sınıf sisteminden esinlendiği söylenebilir.


Sosyal tabakalaşma

Sosyal tabakalaşma ile ilgili tartışmalar ele alınırken sınıf ve statü kavramları genellikle kullanılır. Statü kavramı ile ilgili olarak yapılan analizler, bunu ilk kullananlardan olan Max Weber’e, sınıfla ilgili analizler de Karl Marx’a dayandırılır.


Dini inançlar

16-18. Asırlarda Adıgeler sonbaharda ormana giderek kutsal saydıkları büyük bir ağacın altında daima gökte olduğuna inanılan 'Thaşkho' (Büyük Tanrı)'ya dua ederlerdı. Adıgeler arasında Hıristiyanlık bakiyelerine de rastlanmaktaydı. Bu asırlarda yazılı dualarla yapılan koruyucu sihre çok önem verilirdi. Bununla bağlantılı olarak demire saygınlık atfedilir, demirin faydasının görüldüğü yerlerde (ekim, hasat vb. zamanlarda) şölenler yapılırdı. Ekinlerin bereketi, yağmurun bolluğu vs. için de sihirler yapılırdı.

16-18. Asırlarda Kafkas halklarının dinleri birbirinden farklı idi. Dağıstanlılar, Nogaylar ve Çeçenler, Gürcistan'a yakın bir kaç köy hariç tamamen İslamiyeti benimsemişti. Adıge-Abazinlerin yarısı Müslüman, yarısı Hıristiyan idi. 17. Asırda Kabardeylerin ekseriyeti İslamı kabul etmişti. O zamanlar putperestler de vardı. İslama girdikten sonra da bir süre bu eski adetlerini sürdürdüler. Bölgeye gelen turistler dinlerini anlamakta zorlanıyordu. Bu durum İslamın adetleri tamamen bertaraf edemediğini göstermektedir.'

Kafkas halkları ne tam Müslüman nede tam Hıristiyan idi. 1859'a kadar Mezıtha (orman tanrısı), Psıtha (su tanrısı) vb. putperest inanışlara rastlanmaktaydı.

Bir zaman Hıristiyan olan Temirguey'in tanrı inançları çok çeşitli idi: Thaşkho (Meryem'in baş tanrısı) Şergups; Allah'ın Elbruz dağında bağladığına ve yerde ot bitmez, hayvanlar çoğalmaz, insanlar nefretle birbirini öldürür olunca çözüleceklerine inanılan kötü Cinler; su, ateş ve gök gürültüsü tanrısı olan Şıble; baskına (zekoe, tewoe) gidenleri koruyan tanrı Zeykuth; su, deniz ve deniz hayvanları tanrısı Kodes; orman ve av tanrısı Mezıtha; demir, silah tanrısı, bunlarla yaralananları iyileştiren, kendisi de usta bir demirci olan Leps; hayvan sürülerinin koruyucusu Ahin. Çerkesler İslam’ı Türklerden ve Kırım Hanlarından aldı. Ondan önce bir kısmı Hıristiyan bir kısmı putperest idi. Çok çeşitli tanrıları var idi; hasat, harb, sevgi, rüzgâr, deniz vs. tanrıları vardı. Kurban kesip zikirler yaptıkları, putları bulunan mabedleri vardı. Dini törenlerini genellikle açık alanlarda, özellikle kutsal bir ağacın altında yaparlardı. Dini ayinleri, özel bir kâhin yönetirdi.

Rum imparatoru Jüstinyen zamanında Hıristiyanlık yayıldı, kiliseler inşa edildi. İlk ruhban Nalçiğin 5 km. Kuzeyinde yerleşmişti. Kilise kalıntıları yanında bugüne dek süren Hirıstiyan adetleri de vardır, Siyah giyme, miladi yılbaşını kutlama, pazar gününe ‘Allah günü’ (Thamafe) deme gibi. İsa aleyhisselama çok saygı duyarlar. Kafkasya’da İslama ilk girenler Gürcüler, sonra Dağıstanlılar, sonra Kabardeyler olmuştur (m.12.asırda). Onlardan da tüm Çerkeslere yayılmıştır.

Çerkesler ‘Hadrıkhe’ dedikleri bir ölüler aleminin varlığına inanır, buranın korkunç bir yer olmadığını, oraya gidip salimen dönmenin mümkün olduğunu kabul ederlerdi.

Çerkesler Tha, şıble, bestetha, mezıtha, tlepş, ğoaşe vb. birden çok tanrıya inanırdı.

Adıgey’de İslamlaşma 16. Y.y.’da başlamıştır. Adıgeler hiç Hirıstiyan olmadılar, ama etkisinde kaldılar. N. Şora’nın yazdığına göre aralarında, 1717’de öldürülen ve kitapları yakılan son ‘Şocen’ gibi ‘şocen’ veya ‘dekan’ ünvanlı din adamları yaşardı. İslamiyetin ilk önce Dağıstan tarafından tebliğciler eliyle geldiğini belirten Mefedz S., komünizmin en şiddetli dönemlerinde yetişmiş olmanın olumsuzluklarından tamamen kurtulamamış olmalı ki İslamiyetin Adıgelere kan ve kılıçla geldiğini iddia etmektedir. Adıgeler 16-18. Asırlarda sonbaharda ormana giderek kutsallık atfettikleri büyük bir ağacın altında Thaşkho’ya (hep gökte olduğuna inanılan büyük tanrıya) dua ederlerdi. Hirıstiyanlık bakiyelerine de rastlanan Adıge inanışında İsa peygamber kabul edilir, Yaliya (İliya) bilinirdi.


Terbiye usulleri

Etnolog J. Thamowko’nun belirttiğine göre eğitim çoğunlukla ailede yapılırdı. ‘Zekhes’lerde tecrübeli, akıllı, bilgili ve ahlâklı büyükler nesli eğitirdi.

Erkek çoçuk ‘pur’ verilir, binicilik, atıcılık vb. hususlarda eğitilirdi. Kızlar evlenene kadar serbest hareket ederlerdi.

Atalığa verme (pur) adeti Kafkas halkları nezdinde önemli bir yere sahip idi. Adıge, Abaza, Asetin, Balkar, Karaçay, Kumuk ve Dargin’ler de çok yaygındı. Zamanla pşıler werklere, werkler çiftçilere atalık vermeye başladılar. Erkek çoçuk baliğ oluncaya, kız çoçuk evlenecek yaşa gelinceye dek yetiştirilirdi. Kendi öz çoçuğundan daha ziyade purun beslenme ve eğitimine önem verirdi. Atalığın en önemli vazifesi puru iyi bir savaşçı olarak yetiştirmekti. Bu yüzden altı yaşındaki çoçuk, güreş, döğüş, ok atma, silah atma, binme, açlığa, sıcağa ve soğuğa dayanma gibi meziyetlerle donatılırdı. Kızlara khabze kuralları yanında biçki dikiş, mutfak ev işleri vs. öğretilirdi. Atalık tüm kabileye yakın akraba addedilir, hatta pur öz anne babasından ziyade atalığına bağlanırlardı. Çoçuk bebeklikten itibaren hayatın ve khabzenin içinde yoğrularak büyütülürdü. Ata binip, silah kullanabilen, meşakkate katlanabilen bir karakterde yetiştirilirdi. Evde ve haçeşlerde eğitilirledri.

Pşı çoçukları toplumun en münevverlerine verilip eğitilirdi. Başka kabilelere de pur verilirdi. Mesela Asetin çocuklar Adıgelere, Adıgeler Kumuklara verilirdi. Çoçuk ya doğar doğmaz veya birkaç aylık iken pur verilirdi. 8 ilâ 13, en geç 17 yaşına dek atalıkta kaldıktan sonra geri iade edilirdi. Kız çoçukları genellikle 12-13 yaşında iade edilirdi. Mürebbi, çoçuğa sınıfına uygun davranma, binicilik, atıcılık, ev idaresi, tarla işleri konusunda eğitirdi. Kız çocuklarına ‘pur’un hanımı tarafından dikiş, nakış vs. beceriler kazandırılır, ev hanımı olmaya hazırlanırlardı. Mürebbi çoçuğu at, faşe, aşe vs. ile süsleyip merasimle babasına iade ederdi. Bunun için büyük düğün merasimleri düzenlenirdi. Mürebbiyeye de değerli hediyeler verilirdi. Sonraları pur kalma süresi 3-7 yıla inmiş ve iadesi esnasında yapılan merasimler de hafiflemiştir. Mürebbiye akraba addedilerek otorite kazanması sağlanırdı.

Mr. Bell Adıgelerin mantalite yapısı konusunda şöyle yazmaktadır: ‘Çerkesler Kafkasların yerli halklarıdır ve düşünce şekillerinin zaman zaman Hıristiyan ve Müslüman komşularından etkilenmelerine rağmen tamamen kendilerine has bir eğitim sistemine sahip bulunuyorlar.’

Adıgelerin tarih boyunca eğitim ve öğretim faaliyetlerini nasıl yürüttüklerine dair müstakil bilimsel çalışmalar da yayınlanmış bulnmaktadır.


Aile hayatı

Bu kısımda, genel olarak Çerkesler’in evlenme ve boşanma şekilleri, düğünleri, aile tipleri, aile fertlerinin üstlendiği roller vb. hususlar ile Adıge ailesinin komünist rejim döneminde maruz kaldığı tahribatları ele alacağız.

Evlilik

Dağıstan hariç tüm Kafkas kavimlerinde olduğu gibi Adıgelerde de egzogami hakimdir.

Evlenme genellikle şu üç yoldan biriyle gerçekleşirdi: "Guşe gupe yıbze" dedikleri beşik kertmesi (ki bu yöntem pek yaygın değildi), kaçırma ve aileler ve adaylar tanışıp anlaşarak. Yaşı geçtiği halde evlenemeyen olursa, arkadaşları onun adına kız bulur, kız ailesi gizlice oğlanın durumunu araştırır ve kızı onun arkadaşlarına teslim eder, onlar da getirip bekar kalan arkadaşlarına büyük bir sürpriz yaparlardı.

Gelinin iffeti son derece önemli bir husustur. Bakire olmadığı anlaşılan gelin baba ailesine iade edilirdi.

Çerkesler’de evlilik zor bir olaydır. Düğünler çok külfetli olduğundan nispeten daha kolay sonuçlanan ‘kızı kaçırma’ yöntemi yaygınlık kazanmıştı. Nadiren ‘zorla götürme’ olaylarına da rastlanırdı ki bunun sebebi daha çok başlık parasının aşırı yüksek oluşu olurdu.

Sovyet rejimi ile evlilik kurallarında zorunlu değişmeler olmuştur. Aleksandra Kollantay (1872-1952), Çarın ve kilisenin savunduğu aile kurumunun Çarlık rejimiyle birlikte yıkılması gerektiğini ilan ediyordu. 19 Kasım 1926’da yürürlüğe giren ‘evlilik, aile ve velayet yasaları’na göre evliliğin herhangi bir biçim kuralına uyması gerekmiyordu. Evlilik akdi nikah memuru tarafından herhangi bir tören yapılmaksızın tasdik olunan bir belge durumuna gelmişti. 8 Nisan 1944 yılında yapılan değişikliklerle nikah memuru önünde bir tören yapılmasına izin verildi. Evlilik için asgari 18 yaş sınırı kondu. Bu değişikliğe kadar çocuğun babasını tescil ettiren kadın idi. Evlilik dışı çocuğun bakımını devlet üstlenmekteydi.

Çerkeslerde İslam öncesi dönemde levirat (kocası ölen gelini kayın biraderiyle everme) ve sararat (akraba iki kızı peşpeşe alma) adeti vardı. Levirat adeti İslamiyetle şereflenmelerinden sonra da gitgide zayıflayarak sürmüştür.

Eş Seçimi

Adıgeler’de eş seçimi, adayların hür iradesine bırakılmıştır. Bununla birlikte kızın eş seçiminde aile büyüklerinin görüşü de önemli bir etken idi.

Evlilik yaşı

Evlilik yaşı; 20’nin altında idi. Ancak İslamiyetle kucaklaşmanın akabinde başlayan ve dört asır süren kanlı savaşlar ve peşinden yaşanan sürgün şoku nedeniyle normal evlilik yaş sınırı zamanla 25’in üstüne çıkmıştır.

Başlık

Günümüzde de Anadolu’da yer yer devam etmekte olduğu üzere başlık parası alınırdı. Bunun miktarı sosyal statüye göre değişirdi. Bu para genellikle at, silah, büyükbaş hayvan İslam öncesi dönemde köle ve nakit alarak verilirdi. Müslümanlaştıktan sonra başlık ikiye çıkmıştı; biri ebeveyne, biri geline (mihir) verilirdi.

Çok Evlilik

Çeçenlerde daha yaygın olan birden fazla evlilik Adıgelerde yaygın olmamakla birlikte Nart ‘tlıhuj’dedikleri kahramanların ve ‘pşı’ dedikleri beylerin birden çok kadınla evlendiği olmuştur.1330’da bölgeyi gezen Yulivan’ın kaydettiğine göre, Taman’da yaşayan Adıge Beyi’nin yüz kadarhanımı vardı.

Evlenme Yasakları

Gerek baba gerekse anne tarafından akrabalarla evlenmek kesinlikle kabul görmezdi. Bu gelenek bugünde sürmekedir. Bu tür evlilik gerçekleştirenler bir çukura atılıp taşlanarak öldürülürdü.

Dağıstan hariç, diğer Kafkas halklarında hakim olan akraba evliliği yasağı Adıgelerde en sert şekilde uygulanır, aynı sülale mensupları ve süt kardeşler yakın akraba addedilirdi.

Süt kardeşle ve ,başka dinden biriyle evlenmek yasaktı. Bey sülalesine mensup biri köle (işci) sıfından biriyle evlenemezdi. Bunun aksi de aynen yasak idi. Ancak bu sınıf farkı gözetme kuralı İslamiyetle birlikte gevşemiş, bugün tamamen yok olmaya yüz tutmuştur. Evlilikte sınıf farkı kesinlikle gözetilir, köle kızı alınmaz, köleye kız verilmezdi.

Gerek Kafkasya’da, gerek diyasporada (Kafkasya dışında Çerkeslerin yaşadığı yerler) bugün için yaşayan evlenme yasakları akraba evliliği ve süt kardeş evliliğidir. 130 yıllık aradan sonra dünyanın dört bir yanından gelip atayurtlarında karşılaşan Çerkesler sülalelerini buluyor ve yakın akraba muamelesi görüyorlar. Aynı sülale adını taşyanların evlenmesine asla müsamaha edilmiyor.

Bakire olmadığı anlaşılan gelin derhal baba evine iade edilirdi.

Çerkes toplumunda namus ve iffet son derece büyük bir titizlikle korunurdu. Nadiren vuku bulan zina olaylarına en şiddetli cezalar uygulanırdı. Evli biri zina yaparsa öldürülür, zani bekar ise yüz sopa vurulurdu. İslam öncesi Çerkes toplumunda evli kadın zina yapacak olursa, kocası tarafından saçları kökten kazınıp elbisesinin kolları dirseklere dek kesilir ve öylece bir ata bindirilerek babasının evine yollanırdı. Onunla zina eden erkeği de ya koca veya onun arkadaşları yakalayıp öldürürdü.

Boşanma

Karı koca arasındaki anlaşmazlıkları yifend dedikleri imamlar ile ‘nahıj’ dedikleri saygıdeğer yaşlılar hallederdi. Bu gibi davalarda kocanın tercihine daha çok önem verilirdi.


Nadiren vuku bulan boşanmalar şu şekilde gerçekleşirdi. Ya koca şahitler huzurunda ‘ben artık seninle yaşamıyacağım’ der yol verirdi. Veya iki şahit ile köy mollasının huzurunda üç kez ’tallaktuk’ der üç adım atardı. Kadın 4 ay 10 gün bekledikten sonra dilediğiyle evlenirdi.

Sovyet rejimi politikaları sonucunda Çerkesler arasında boşanmanın yaygınlaştığı görülmektedir. Eğer çocuk yoksa resmen boşanma olayı, nikah memurluğuna başvuran herhangi bir eşin talebi üzerine nüfus kütüğüne bir kayıt düşülmesi işleminden ibaretti.

Karma Evlilikler

Kafkasya’da mislümanlarla gayr-ı müslimler arasında vuku bulan nadir evlilikler tek yönlüydü. Bu durumda, müslüman bir erkek müslüman olmayan bir kadınla evleniyordu. Müslüman kızlar hemen hiç bir zaman gayr-ı müslimlerle evlenmiyorlardı. Daha çok kentlerde rastlanan gayr-ı müslim gelin alma olayı bile koca evinde husumetle karşılanırdı.

Karma evlilikleri kolaylaştıran etkenleri araştıran sosoyologlar, kentleşme, çok ulusluluk ve eğitim seviyesini, bu konudaki en etkin faktörler olarak ortaya koymuşlardır. Son yıllarda Kafkas cumhuriyetlerinde hızlı bir entellektüel gelişme oldu. Ayrıca, erkeklerle kadınlar arasındaki eğitim düzeyi farkı gözle görülür şekilde azalmaktaydı. Bu durum karma evliliklerin artmasında etkili olmuştur.

Karma evliliklerde müslüman babanın milliyeti hep baskın çıkardı. Ender olarak rastlanan müslüman kadının gayr-ı müslim erkekle evlenmesi halinde de çocuklar annenin milliyetini seçerdi. Karma evlilikler bile İslamın dışında bir dünyaya açılmaya meydan vermiyordu. Sovyet iktidarı (terfi sebebi kabul ederek vb. yollarla) etnik grupların karışmasının ve milletler üstü bir toplumun karma evliliklerle gerçekleşeceğini ümit ediyordu.

Düğün

Yeni kurulan ailenin nasipli ve bereketli bir aile olması için düğün yemeğine çok büyük önem verilir, zengin bir çeşitle donatılırdı. Düğünde en önemli olay ‘wune yışe’ dedikleri gelini damadın evine buyur etme merasimiydi. Büyük bir grup eşliğinde, mızıka çalıp ‘wered’ (şarkı) söyleyerek, silah atışları yaparak gerçekleştirilirdi. At yarışı, güreş vb. spor gösterileri düzenlenirdi. Mızıka eşliğinde, kız erkek karşılıklı Kafkas oyunları oynayarak yapılan Çerkes düğünleri hem Kafkasya’da hem de diyasporada yaşatılmaktadır.

Evlenme merasimi, Kafkasya’da yaşayan müslüman halklar için, geleneklerine olan derin bağlılıklarını gösterme ve Sovyet kanunlarını ve tutumunu küçümseme için bir fırsat olarak değerlendiriliyordu. Başta ziyafet için kurban kesilmesi olmak üzere hükümetin hiç de tasvip etmediği bir sürü masrafların yapıldığı görkemli şenlikler olurdu. Üstelik bunlar mahalli yetkililerin huzurunda yapılırdı. Evlilik merasimi doğum merasimine nispetle Müslümanların ata geleneklerine bağlılıklarını gösterme fırsatını daha çok vermekteydi. 1960 yılları başında meseleye eğilen Sovyet rejimi, dini nikahların artma eğiliminin, resmi nikahın cazibesi olmayan donuk ve bürokratik özelliğinden kaynaklandığını düşünerek görkemli nikah sarayları inşa edilmiş ve büyük törenler düzenlenir olmuştu. Ama hiç bir şey değişmemiş gibi dini nikah törenleri cazibelerini muhafaza etmeye devam etmişlerdi. Müslüman toplumda resmi nikah sonucunda doğmuş çocuklar rahatlıkla meşru kabul edilmiyordu. Dini nikah bir vicdan hürriyeti meselesi olarak düşünüldüğünden yasaklanamamıştı. Ancak, baliğ olmamış veya rızası olmayan kızların evlendirilmesi, kız kaçırma, başlık vb. adetler ekonomik ve sosyal gerekçelerle yasaklanmıştı. Buna rağmen yer yer devam ediyordu. Mesela başlığın herkesçe malum rayiçleri vardı. Kafkasya’da nişanlının müstakbel kocanın ailesine takdim edildiği törenler (nıse yışe) devam etmekteydi. Merasim boyunca gelin yüzü kıbleye dönük vaziyette ayakta dururdu.

Sovyetler Birliği’nde Ekim devriminden sonra tamamen kaldırılmak istenen aile müessesesi, Marksist teorisyenler tarafından çekirdek ailenin, cemiyetlerin ağır ve hızlı değişmesiyle beraber sosyal şartların değişmesi sonucu ortadan kalkacağını iddia etmişlerdir. Her değişimi ekonomik şartlara bağlayanlar, aileyi özel mülkiyet müessesesinin ortaya çıkardığı kapitalist bir kurum olarak kabul etmişlerdir.

Ailede gelenekselliğin devam edeceği, dolayısıyla bu müessesenin zayıflatılması ve yok edilmesi hedef alınmaktaydı. Ancak, takip edilen politikalar ve ailenin görev ve fonksiyonlarını yerine getirmek üzere oluşturulan kurumlar başarılı olamamış; sonuçta bu politikalardan geri dönülmüştür.

Düğün merasimleri meyanında, akrabalık yollarını çoğaltma tekniklerinden biri olan ‘teha’ (Batı Kafkasya’da ‘teşe’) dedikleri bir seremoni yapılır; yeni akraba adayı olarak seçilen yabancı bir delikanlı odasının köşesinde ayakta bekleyen gelinin önünde durur, ‘dünya ahiret bacımsın, iki iki bacım var, üçüncüsü sensin’ der, kamasının ucuyla iki kere biraz kaldırır, üçüncüsünde örtüyü arka tarafa atar, yüzünü açardı. Tavandaki yuvarlamaya üç kez kamasıyla vurup bu akrabalığın nişanesi olarak işaret atardı.

Kafkas halklarında ‘kaafe’ denen dansın önemli bir yeri vardı. Hiç bir sevinçli merasim ‘kaafe’siz olmazdı. Asırdan asıra daha sanatkârane ve daha estetik bir hal alan bu oyunda erkeğin şahsında sertlik, heybetle dimdik ayakta durma, kızın şahsında ise zerafet ve nezaket zirveye ulaşır.

Hane Halkı Sayısı

Çiftlikvari yerleşim şekli gereği çalışacak çok sayıda insana ihtiyaç duyulması sebebiyle aileler kalabalık olurdu. Beş neslin bir arada bir tek ailede yaşadığı olurdu. Aile reisi, evli bekar tüm çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşardı. Bu gibi normal bir aile 40-60 kişiden oluşurdu. Bu sayının yüze çıktığına dahi rastlanmıştır. Ayrıca uşak ve köleleri olurdu.

16-18. Asırlarda aileler birlikte yaşardı. Potemkin’in anlattığına göre Kabardeyler dededen toruna ayrılmadan oturur, aynı kaptan yerlerdi. Hane halkı fert sayısı olarak sorulmaz, ‘kaç kazan?’ diye sorulurdu. Bir ailede 15-100 kişi yaşardı. Aile belli bir büyüklüğe ulaşınca ayrılır, ayrılan da hızla büyümeye başlardı. Ayrılan yeni aile çok uzağa gitmez, yakın bir yerde yerleşirdi. Oğul evlenince ona ayrı yer verirlerdi. Adıge ailesi genellikle anne, baba, çocuklar, dede, nine, kız ve erkek kardeşlerden oluşurdu.

Aile İçi Roller ve Münasebetler

En yaşlı üye ‘thamade’ (reis) olur, tüm işleri o idare ederdi. Hane toplantısına erkek üyeler katılırdı. İkinci otorite onun hanımı (‘goaşe’) olup ailenin tüm bayanları üzerinde sözü geçerdi. Aile içi ilişkiler ‘büyük-küçük’ ilkesine göre düzenlenirdi (İstoriya Narodov Severnogo Kavkaza, c.1, s.474). Aile reisi ölünce, kalan en yaşlı üye reis olurdu. ‘Ailede illa ki bir kanun olmalı’, ‘ana babanın sözü fiili kanundur’ gibi ata sözleri ‘thamade’nin ne kadar büyük bir yetkiye sahip olduğunu göstermektedir. 1847 yılında kabul edilen bir kanuna (khabze) göre ‘baba tam yetkilidir, hane halkı ona karşı köle gibi davranmalıdır.’ Babadan izinsiz hiç bir iş yapılmaz, o dilediğini yapar, istediği gibi cezalandırırdı. Evlilik izni babadan çıkar, başka türlü kabul edilmezdi. Kızını dilediğine verir, izinsiz kaçarsa evlatlıktan reddedilirdi. Keza oğlu izinsiz gelin getirirse evlatlıktan red olunurdu. Babasından zulüm gören aile bireyi onu sülale büyüğüne şikayet edebilirdi.

Nalçik’te oturan seksenini aşkın Hadiyat Nine okuduğu evradın sevabını peygamber ve ashabından sonra kayın pederi ile kayın validesinin, daha sonra kendi ebeveyninin ruhuna bağışladığını söylüyor. Bu edebi annesinden öğrendiğini belirterek şu açıklamayı yapıyor: Gelin giderken annem bana dedi ki; ‘yavrum, artık sen gittiğin evin insanısın, onlara öncelik vereceksin...’.

Toplumun hücresi mesabesinde olan aile kurumuna Sovyet rejimi boyunca yöneltilmiş bulunan tahripkar uygulamalar neticesinde bugün Kafkasya Adıgelerinin aile yapısı parçalanmış bir tablo görüntüsü arz etmektedir. Bunun sonucu olarak aile içi rol çatışması vs. problemler yoğun şekilde yaşanmaktadır.

Kadın

Kadın erkeğe tabi idi. Kızlar üzerinde annenin salahiyeti daha fazlaydı (Dumanov, 39). Aile ekonomisine önemli bir katkısı olan kadın ev işleri ve çocuk yetiştirme yanında bağ bahçe işlerine yardım eder; yün, deri ve keten işleri yapar, süt mamulleri elde ederdi. Şeriat ve habze kanunlarına riayet konusunda son derece titizlik gösterirlerdi. Yemeği hazırlar ama misafire kendisi götürmez, servisi ya kocası veya oğlu yapardı. Doğum yapan gelin, sair aile kadınları gibi söz sahibi olurdu.

Sovyet rejimi döneminde kadının konumunda önemli değişmeler vuku bulmuştur. Sosyo-ekonomik faaliyetlerin her dalında görev üstlenmesi, geleneklerin zayıflaması ve demografik dengenin bozulması bunun başlıca etkenleri olmuştur. Dünya Bankası’nın 1995 yılında yaptığı ‘Dünya Kalkınma Göstergeleri’ başlıklı araştırmaya göre Rusya Federasyonu genelinde 8.350.000 kadın fazlası vardır ki bu RF genel nüfusunun % 5’i demektir.

Adıgelerde kadın evlendikten sonra da soy adını kullanır. ‘Falanların kızı’ veya ‘filanların gelini’ diye anılır.

Çocuk

Çocuklar nart hikayeleri, habze ve namus kuralları iyice öğretilir, çalışkan, terbiyeli, cesur, dürüst, doğru sözlü, adil, merhametli ve saygılı bir fert olarak yetiştirilirlerdi. Güçlü ve sağlıklı bir bedene sahip olmasına önem verilirdi. "P’ur" denen çocuğu atalığa verme geleneği bu düşünceden doğmuş ve ebeveynin şefkatinin çocuğun eğitimine menfi etki etmesi önlenmiştir.

Erkek çocuk soyun devamını sağlaması ve savaş kabiliyeti sebebiyle önemsenirdi.

‘Bütün anketler, dine karşı tutumları, yaşadıkları çevre (kent yada kırsal kesim), eğitim seviyeleri ve sosyal statüleri ne olursa olsun tüm sovyet aleminde (müslüman) erkek çocuklarının hemen hepsinin sünnet olduğunu göstermekteydi. Çocuklara ad seçerken de dini gelenekler önemli rol oynamaya devam etmekteydi. Şeytanın dikkatini başka yere çevirmek ve çifte kimlikle onu aldatmak amacıyla çocuğa ikinci bir isim verme geleneği doğmuştu.

Eylül 1996 tarihli ropörtajda KHK (Kafkas Halkları Konfederasyonu) fahri başkanı Musa Yure Şenıbe, Yure adını sevmediğini ve artık kullanmadığını, onun işlevinin geride kaldığını belirtmiştir.

Miras

Baba ayrılan oğluna dilediğini verirdi. Kıza pek fazla mülk verilmezdi. Baba hayattayken mirası bölüştürmemişse çocukları arasında eşit oranda bölüşülürdü. Red olunan çocuk mirastan mahrum kalır, haksız red durumunda sonradan itiraz hakkı saklı tutulurdu

Baba ölürse, kalan mülkü çocukları eşit şekilde bölüşürlerdi. Oğlundan olan torunları mirasa katılırdı. Ölenin çoçuğu yoksa miras akrabalara bölüştürülürdü. Akraba varsa kıza miras verilmez, hiç erkek akraba yoksa ancak o zaman kıza verilirdi.

Ev Ekonomisi

Geçim erkeğe ait olup kadının asal görevi erkeğe itaat idi. Ailenin tüm ihtiyaçları aile fertlerince karşılanır, her aile kendine yeterdi (doğal ekonomi). Ailenin bütün bireyleri ev ekonomisine katkıda bulunurdu. Et, süt, yün vb. hammaddeler çok tüketilir, elbise, ayakkabı vs. tüm giyim kuşam ihtiyaçlarını kendileri üretirdi. Ev endüstrisi giderek gelişti ve el sanatları mesleğe dönüştü. İhtiyaç fazlası üretip satmaya başladılar. Yamçı, ayakkabı, eğer yastığı, heybe, halı vb. eşyalar çokça üretilmeye başlandı. Ancak ustalık ve kalite haneden haneye değişiyor, satılmak maksadıyla üretilenlere daha bir özen gösterilirdi. Endüstrileşmenin Çerkes ailesi üzerinde gösterdiği en büyük etkiler, ailenin eskiden icra etmiş olduğu fonksiyonların azalması, boşanma oranlarının eskiye nazaran büyük bir artış kaydederek ailenin parçalanması ve kadınlar ile gençlerin toplumdaki konumlarının değişmesi hususlarında görülmüştür.


Adıge khabze'nin tesisi, davranış kurallarının topluma maledilmesi

Çerkeslerin ‘Adığe Khabze’ dedikleri toplumsal kuralları vardır. Büyük küçük, kral, köle herkes bu kurallara uyar. Bu kurallar her ferdin konumunu (statüsünü), görevlerini ve haklarını belirler. Khabze senelerce, asırlarca toplumu çözülme ve çöküşten koruyan, muazzam bir içtimai düsturdur.

Mefedz Serebi’nin anlattığına göre 1807’de Adıge Khase toplandı, khabzeye giren yabancı unsurlar ayıklandı. Zeki gençleri komşu toplumlara gönderip ‘iyi adetleri varsa öğrenin, biz de uygulayalım’ derlerdi. Halen Nakçik Müzesi arşivinde mahfuz bu belge, Şordan Yakup tarafından da yazılmıştır. Şora da bu hususu kitabında belirtmektedir.

1861 öncesinde köylerde khabze ve şeriat kuralları geçerliydi. Adıgeler khabzeyi önde tutyordu. Rusların gelişiyle onların da tesiri görülmeye başladı. Kanunlar köylerde kan davalarını azaltmak için kullanılmak istendi, ancak pek sonuç vermedi. Adam öldürme, toprak gasbı, misafirini tahkir, yüzüne kara çalma, namusuna dil uzatma, kız kaçırma gibi olaylar kan davalarının çıkış sebepleriydi. İşin uzayıp zincirleme gitmemesi için khabze ile durdurulurdu. Bu adetler tüm Kafkasya’da aşağı yukarı aynı idi.

Çerkeslerin temayüz ettikleri başlıca ahlâkları şunlardır: 1- Eşsiz bir şecaat; Ölüm dahil hiçbir tehlike onu gayesine ulaşmaktan alıkoyamaz. Çerkes tarihi vatanını korumak için yapilmış savaşlar silsilesi tarihidir. 2- Sonsuz cömertlik; ‘Misafirsiz ev bereketsiz olsun’ şeklindeki atasözü bunu isbata kâfidir. Misafire niçin geldiği ve ne zaman gideceği sorulmaz, kendisinin açıklaması beklenir. 3- Ahde vefa; Söz verince mutlaka yerine getirir. Dosdoğru ve açık sözlüdürler. Bu yüzden tüccarlık yaparak büyük servet sahibi olamazlar. 4- Irz ve namusu şiddetle koruma; Bu konuda gevşeklik gösteren kabileden dışlanırdı.

Çerkes toplumu şu özellikleriyle temayüz eder: 1- Fakir ve dilencisi yoktur; Ne kadar zor şartlar içinde olsa da dilencilik yapan bir Çerkese tarih şahit olmamıştır. 2- Kadının saygın bir konumu vardır; Çerkes kadını hizmetçilik yapmaz, ağır işlerde çalışmaz. Bayanların huzurunda kavga edilmez. Bir bayana rastlayan atlı atından iner. Bir bayana sığınan güvendedir. 3- Büyüğe saygı; Baba evin reisidir, sözü herkese geçer. Her ailenin kendine has bir örfü vardır. Büyüğün adı anılınca hürmeten ayağa kalkılır. Çerkesçede iğrenç sözler yoktur: Çerkesler küfretmezler. Birbirlerini çirkin sıfatlarla çağırmazlar. 4- Temizlik; Çerkes erkeği temizdir. Kadının ev tertip ve temizliği ise meşhurdur. En fakir ailelerin bile evleri düzenli ve temizdir. Bir çok yabancı seyyah bunlara şahitlik etmiştir. Vatanlarını kahramanca savunan Kafkasyalıların kahramanlığını Karl Marks, New York Times’da çıkan bir yazısında şöyle özetler: "Ey dünya, ey insanlık! Hürriyetin manasını Çerkeslerden öğrenin! Özgürlüğü isteyen bir toplumun neler yapabildiğine bir bakın! Kudretinin azlığına rağmen özgürlüğünü muhafaza için bu halkın ortaya koyduğu kahramanlığa şahid olun! Onlardan ibret almamız gerekir."

Çerkesler; 1- Muhafazakârdır; kültür (khabze) çözülmeden nesilden nesile aktarılır. 2- Fedakâr ve kahramandır; gerekirse canlarını verirler. 3- Samimi ve dürüsttür, yalanı bilmezler. 4- Sert karakterlidirler; coğrafyadan, fazlaca kendine güvenden ve asırlarca süren savaşlardan kaynaklanan bir salabetleri vardır. 5- Ailenin reisi en yaşlı üyedir. Onun kararları itirazsız uygulanır. 6- Şerefine düşkündür; onun dünya görüşüne göre: hayatta en mühim şey şereftir. Ölümden korkup esarete razı olmak şerefi zedeler. Şerefsiz bir hayat sürmektense şerefiyle ölmeyi yeğlerler.

1861 öncesi şehirleşme, ticari mallar ve para yaygınlaştıkça geleneksel misafirperverlik de azalmaya başladı. Yol ağzı ve pazara yakın yerlerde bu değişim önce gözlendi. Ama insanlar onlara iyi gözle bakmıyorlardı. Başka toplumlarda olmayıp Adıgelere has müstakil misafirhaneler (haçeş) vardı. Haceşler herkese açık idi. Müstakil değilse genellikle en güzel oda haçeş olurdu. Keza, misafirin tam emniyeti (himaye) sağlanır ve bol yemek verilirdi. Dostluk-arkadaşlık yemini edip aynı kaptan süt veya şarap içerlerdi. İçine altın veya gümüş gibi paslanmayan bir para atarlardı. Bu seremoniden sonra birbirini kollar gözetirlerdi.

Kafkasyalıların hepsi misafirperver ve kanaatkârdı. Misafiri iyi ağırlamak ve himaye etmek çok önemli bir khabze kuralı idi. Mesela, 1395’te Pulad, elçi göndererek subayını (Udurak) geri isteyen Timur’a vermemişti. ‘O bana sığındı, ben sağ oldukça onu kesinlikle kimseye teslim etmem’ cevabını gönderdi. Nihayetinde vermedi de.

Misafirperverlik o denli gelişmişti ki can düşmanları bile olsa khabzeye göre ağırlanırdı. En fakir dağlılar bile misafiri sever, bereket getirdiğine inanılırdı. Misafiri üzen veya soyan, ağır cezalara çarptırılırdı.

Çerkes folkloru; kahraman ve yiğit karakterleri yüceltip över, akıllı insanları -fakir de olsa- öne çıkarır, cimri ve korkaklarla alay ederlerdi. Hanımlar becerisini sofra hazırlayışıyla gösterirdi. Üç ayaklı sofranın ayağına kadar temizlik anlayışını ölçerlerdi. Kendini ispatlamış kadının beğenmezse erkeğinden ayrılma hakkı vardı.

16-18. asırlarda Kafkas kabileleri arasında sağlam ilişkiler vardı. Aile içinde, kabile içinde yardımlaşır, birbini korurlardı. F. Engels’in söylediğine göre mensuplarından birini öldüren, yaralayan veya hakaret eden olursa, bunu tüm kabileye addederek, intikam alırlardı. Haksızlığa maruz kalan, tüm kabilesinin arkasında olduğundan emin olurdu. Kabileler arasındaki kan davaları bu sıkı iç irtibattan doğmuştur. İntikam gütmeyenn hor görülürdü. İntikam önemli bir toplumsal görev sayılırdı. İntikamların her yıl taraf değiştirerek kabileleri tüketircesine uzayıp gittiği olurdu. Bu şekilde toplumun nüfusu kırılırdı. Köy cemaatı düşmanları barıştırmaya ne kadar çalışsa da buna yanaşmıyorlardı.

18. Asırda fidye usulü kabul gördü. Sorumluluk alanı da daraltılarak yakın akrabaya inhisar ettirildi. Zamanla sadece suçluya uygulanır oldu; ona kısas uygulanıp mesele kapatılıyordu. Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nde (Hagondukoy köyünde) yaşayan Bemırza Mohadin bu hususta şöyle bir görüş beyan ediyor: Rasim Ruşdi’nin de dediği gibi, mantalitemiz ve gururumuz yüzünden hep mahzun kalıyoruz. Yalan dolan ile servet yığan büyük tacirlerimiz çıkmıyor. Finansman olmayınca da kültürümüzü neşredip ilerletemiyoruz.


Adıge khabze'nin komşu topluluklara tesiri

16-18. Asırda Kafkas halklarında kamu efkârı ilerlemiştir. Bu ilerleme sosyal ilişkilerin artması, sınıf çatışmalarının şiddetlenmesi, eğitim ve bilimin gelişmesi sebebiyle olmuştur. Bölge ekonomik yetersizlik ve gelişmiş ülkelerle iletişimsizlik sebebiyle dünya medeniyetinin gerisinde kalmıştı.


 
                            Çerkes Endüstrisinin Kültür Temelleri

Yiyecek ve içecekler

Misafire besili öküz, besili koyun keserlerdi. Keçi kesilirse önemsenmediği anlamına gelirdi. Keçi eti samimi misafirlere verebilirlerdi. Etin türü ve kısımları misafirlerin statüsüne göre paylaştırılırdı. Tavuğun ‘kandis’ dedikleri kemiği ile fal bakarlar, bununla avın nasıl gideceği hakkında fikir yürütürlerdi. Uzunyayla köylerinde bu kemikle halen unutma-hatırlama oyunları oynanır.

Adıgeler, yumurtayı kızartarak veya kaynatarak yedikleri gibi tatlı yapımında kullanır, kaymakla birlikte de yerlerdi (gedige negij).

Adıgeler sütten kaymak, yağ, peynir çeşitleri ve yoğurt yaparlardı. Hafif ısıtılmış süte, maya olarak ağaçtan sızan bir sıvı, ekşi erik veya ekşi elma kullanırlardı. Mayalanan sütün üstünü iyice örterlerdi.

‘Pheçay’ dedikleri fıçıya hafif ısıtılmış sütü koyup döğerler, meşrubat (ayran) olarak içerlerdi.


Giyim Kuşam

Mezdog Adıgelerinde de kıyafet genelde muhafaza edilmiştir. Ancak, değişik halklardan oluşan bu yerleşim biriminin etkileri olmuş ve metal para süsü, kısa kol, Rus eteği, pek sıkı takip edilmeyen eşarp kullanımı vb. değişmeler vuku bulmuştur. Kabardey’de büluğa ermiş kızlar için fes zaruri idi. Atalık adeti tamamen, misafirperverlik ve ‘hoh’ kısmen kayboldu. Kan davaları şiddetini kaybedip, düşman taraflar daha kısa zamanda barıştırılır oldu.

Ölü içn kadeh kaldırarak hoh söyleme adeti gelişti. Adıgeler Mezdog’a Kabardey’den küçük aileler halinde göçtüler. Mezdog’a gelen akraba gruplar buluşup büyük kabileler oluşturdular (wınağoe zekhes). Ticaret ve para geliştikçe aile yeniden küçülmeye başladı.

Çoçuklarına müslüman adları vermelerine rağmen vaftiz esnasında değiştiriliyordu. Çok önem verilen vaftiz için Mezdog’a giderlerdi.

13-15. Asırlarda bölgeyi dolaşmış olan yabancı gezginlerin anlattığına göre; pşıler ve werkler dışındaki erkekler altın ve gümüş süsleme kullanmazdı. Belereçınsk’a yakın bir yerde bulunan beylere ait bir mezarda ince ipek bulunmuştur. İç çamaşırın üstüne ‘beşmet’ dedikleri kısa pantolon giyerlerdi. Üst kısma ‘halat’ denen bir çeşit hırka giyilirdi. Anılan mezarda keçi derisinden mamul kürk parçası da bulunmuştur. Baş giysileri üç türlü idi; ipek takke, yün külah ve kalpak. Deriden yapılmış ‘şuruk’ dedikleri güzel çizmeler ve ayakkabılar giyerlerdi. Kemer, deri veya ipekten yapılırdı. Erkekler kemerlerine silahlarını ve edevatlarını asardı. Altın ve gümüşten halka halinde kemerler de yapılırdı. Süs ve takı cinsinden bayanlar, altın ve gümüş küpe, yüzük, bilezik, bronz taç, gerdanlık; erkekler de yüzük takardı.

Bayan kıyafetleri daha çok farklılık arzederdi. Yapılış tarzı erkek kıyafetlerine benzer, gömlek ile ‘faşe’ denen göğüs kısmı işlemeli miflonlu pardesüden oluşurdu. Ayakkabı az farkla erkek ayakkabısına benzerdi. Elbise için fabrika mamülü farklı kumaş ve bezler ile ipek kumaşlar kullanılırdı. Ayakkabılarını sahtiyan, yünlü kumaş ve deriden bizzat kendileri yaparlardı.

1961 öncesinde erkek kıyafetleri aşağı yukarı aynı idi, hep aynı cinsten giyiniyorlardı. Erkek kostümü pişnet (gömlek), çerkeska, yamçı, başlık ve Ruslar papaha dediği kalpaktan oluşmaktaydı. Çerkeskanın ‘hazırıtl’ diye isimlendirilen kurşunlukları vardı. Barut kullanımından önce yaldızlanmış kemikten veya gümüş süsleme malzemelerinden süs olarak yaparlardı. Süslü Çerkeskalar merasimlerde giyilirdi. Tüccarlar çoğalmaya başlayınca demir atelyeleri de gelişti ve silahları (kılıç, kama, rovelver vb.) kalite kazandı.

Erkeler yamçının altına zırh gömlek giyer, başlarına üstü sivri veya kubbe şeklinde miğfer takarlardı. Eğri uçlu kılıç ve düz kama kullanırlardı. Bunların kabzası haç şeklinde olurdu. Miğfer ve kılıçlarda Arapça veya farsça yazılara rastlanırdı. Ok ve ok ucu yapımı, koruma gereçlerinin taşıdığı önem sebebiyle oldukça gelişmişti. Yayın tutacak yeri kemikten yapılırdı. Zırhı delen çelik uçlu oklar yapılırdı. Mızrak ve topuz pek az kullanılırdı.

Savaşırken zırh ve miğfer giyerlerdi. 17. Asırda Adıge ve Dağıstanlılar metal kalkan, İnguşlar da ahşap üstüne deri geçirilmiş yuvarlak kalkan kullanmışlardır. 17. Asırda ‘hazırıtl’ dedikleri fişeklikler ok yerine fişekle doldu. Yaylar çok özenerek yapılırdı. Okların boyunun bir metreyi geçtiği olurdu. Bu çağda erkeklerin çoğunun tüfeği ve tabancası olmuştu. Ama ok ile yay da kullanıyorlardı. Derbent, Terek, Temruk, Sucukkale vs. yerlerde topları vardı. Kılıcı ustaca kullanıyorlardı. 18. Asırda ucu eğri kamalar yaygınlaşmaya başladı. Her erkekte deri kın içinde bıçak, çakmak taşı, kapanan traş bıçağı ve ahşap veya kemik barutluk bulunurdu.

Kuzeybatı Adıgeleri bıyık, bazıları da sakal bırakırlardı. Saçlarını kazıyıp tepede ve sol kulağa yakın bir tutam saç bırakırlardı. Traş bıçağını hep yanlarında taşırlardı. Bayanlar saçlarını yapardı. Bir mezarda taç şeklinde örülmüş bayan saçı bulunmuştur.

Toprağın bereketi ve havanın güzelliği sebebiyle Çerkeslerin ve Kafkas kabilelerinin bedenleri son derece gelişmiş olup bünyeleri sıkıntıya çok dayanıklıdır. Sportif uzuvları güzel bir görünüm arzetmektedir.

Kabileden kabileye modelde farklılık göstermesine rağmen genellikle tüm Kuzey Kafkas halklarının giysileri aynı model idi. Giysiler çoğunlukla yünden örülürdü.

17. Asırda Adıgeler kırmızı elbise giyerlerdi. 2. Yarıda ise siyah yaygınlaştı. İpek, yün ve benzerinden mamul ‘tsey’ (kaftan) giyerlerdi. Ayakkabıyı deriden, kumaştan, örme ipten, işlenmiş deriden yaparlardı. ‘Şuruk’ dedikleri bir nevi çizme giyer, içine ot koyarlardı. Erkek kıyafeti kesinlikle silahlı olurdu. Sadece pşı ve workler değil biraz varlıklı insanlar da zırh ve miğfer giyerlerdi. Kafanın iki yanında saç bırakılır, örülürdü. Abazalar saçlarını uzatır, Kabardeyler saç ve sakalı traş ederlerdi. Dağıstan’da sakalı olmayana itibar edilmezdi.

Bayan kıyafeti genellikle ayrı olmakla beraber erkek giysisine benzediği noktalar da bulunurdu. Baş giysileri çok farklı idi. İnguşlarda ‘kuryari’ yünden örülür, külahın ucu sivriltilip öne doğru bükülürdü. Asetin kızlar eşarptan başka yuvarlak küçük şapkalar da giyerdi. Adıgeler ipek veya kumaştan mamul altın ve gümüş süslemeli küçük şapkalar giyerdi. Gerdanlık, yüzük ve bilezikler, altın, bronz, bakır, gümüş gibi farklı madenlerden yapılırdı. Saçlar Adıgelerde en iyi süslenirdi. 1634’te Adıgey’de bayanlar saçı açık gezerdi. Terke’de yaşayan Adıge kızlar 1638’de ikili örgü yaparlardı. 1669’da 7-8 örgü yapıldığı görülmüştür. Kadınlar ellerine kına yakardı. 17-18. Asır bayan mezarlarında ahşap veya kemik tarak, ayna, yüksük, iğne vs. özel eşyalar bulunmuştur.

1861 öncesinde giyim kuşam dağ bölgelerinde aynı kaldı ama vadilerde biraz değişiklik göstermeye başladı. Fabrika dokuması kumaşlar kullanılmaya başlanmakla beraber dağ bölgelerinde elde yapılan iç ve üst giysilik kumaşlar da kaliteliydi. Koyun derisinden şapka, kürk, pantalon vs. yapılırdı. Keçe yamçı ihtiyaçtsan fazla üretilip satılırdı. Kabardey, Dağıstan ve Çeçen yamçıları daha çok tutulurdu. kullanılırdı. Dağlarda keçi kılından, ovalarda ise deve yününden yapılmakta olan ‘şharhon’ (başlık) ile az işlenmiş kaba deriden yapılan ‘şuruk’ (çizme) çok yaygın kullanılmaktaydı. Fantazileri de yapılan bu çizmeleri zenginler iyi sahtiyandan yaptırırlardı. Bunların fabrikasyon üretimini yapan atelyeler de kurulmuttu.


İletişim

‘Guwo’ diye adlandırılan tellal ‘sabah şu konuda toplantı var, buyurun!’ veya ‘şu karar alındı, filan zamanda uygulayın, şöyle şöyle yapın’ diye hane hane dolaşarak tebliğ ederdi. Guwo diğer çiftçiler gibi vergi ödemezdi.


Ulaşım

Sık ormanlar sebebiyle açılmış düzgün yollar yoktu. Sadece Rus ordularının yaptığı, kaleler arası ulaşımı sağlayan yollar vardı. Ancak bunlar da genellikle yerlilerce tahrip edilmiş ve otlarla kaplı durumda idi. Ovalarda arabaların oluşturduğu yollar vardı. Ama dağlık kesimde buna imkan yoktu. Ulaşım daha çok yaya olarak yapılırdı. Avrupadan gelen, bölgeye alışkın olmayan turist ve yabancılar, zorlukla dolaşabiliyor, uçurumlardan yuvarlanma tehlikesi atlatıyordu. Abaza atları bu tür yollarda çok eğitimli idi.

Nakliye için daha çok ‘arbe’ (‘qu’) denen bir çeşit araba kullanılır, köpek veya öküz koşulurdu. Binek ve taşıt olarak at ve deve kullanılırdı. Denizlerde (Karadeniz, Azak ve Hazar) yelkenli gemiler kullanılırdı. Bazı bilim adamları Adıgelerin Tatarlar gibi atlarını nallamadığını söylüyor. Altınordu zamanında ana yol güzergâhlarında posta ağı kurulmuştu. Karadenizde yabancı gemilerden başka, Adıgelere ait küçük yelkenli gemiler dolaşırdı. Çerkeslerin denizde korsanlık yaptığı zamanlar olmuştur.


Sağlık

De La Potre’nin anlattığına göre 1711’de Adıgeler çiçek hastalığını iyileştirebiliyordu. Hastaya öküz dili kökü ve bal karışımı bir ilaç verilir, hastanın kanından aşı yapılırdı.
 

                   Adıgelerin Rusya İmparatorluğuna Katılışı

Adıgelerin Rusya ile ilişkilerinin, Çar (Korkunç) İvan Vasileviç’in Kabardey Beylerinden Temruko İdar’ın kızı Mariye ile evlenmesiyle başladığını söyleyebiliriz. Olayla ilgili 29 Temmuz 1567 tarihli belge bu ilişkinin en eski belgesi sayılabilir.

Kabile olarak Rusya ile ilk ilişki kuran yine Kabardeyler olmuştur. 4 Mart 1711 tarihli belge, Çar I. Petro’nun Kabardeyleri himayesine aldığından ve onları dış düşmanlara karşı koruyacağından söz etmektedir.

                   Çerkes Toprağında Rus Askeri İdaresi

General Patapov’un 15 Ocak 1769 talimatında açıkça görüldüğü üzere, iyi davranarak, yardımcı olarak, fakirlere yardım ederek Adıgeleri kazanma, onlara Hıristiyanlığı telkin etme ve Türkiye ile irtibatlarını büsbütün kesme politikası güdülmekteydi.

Türk-Rus savaşı sonrasında 8 Kasım 1774’te İmparatoriçenin Tümgeneral E.A. Şerbinin’e gönderdiği yazıda görüldüğü üzere Adıgelerle diğer Kafkas kavimlerini birbirinden ayırmak için kara orman civarında Edisanskih ile Cembuyılukskih kabilelerini ortalarına yerleştirdi.

Kızlar’da görevlendirilen General N.A. Patapov, 2 Aralık 1768 tarihli raporunda görüldüğü üzere Türkiye ile Kuzey Kafkas halklarının münasebetini tamamen koparabilmek için şu zalimane tedbirleri önermiştir: ‘Adıgeler aç bırakılmalı, hayvanları sürülmeli, baharın ekinleri tamamen yakılmalı; gerek ot, gerek silah, gerekse gıda bakımından fakirleşince savaşamaz olurlar.’


Çar I. Nikolay şu prensibini vazetmişti: ‘Öldürülen bir Hristiyanın intikamını en az on müslüman öldürerek ödetirim.’ Rusların Sırplara sahip çıkışında bu tarihi ve dini arkaplan yatmaktadır.


Çar'ın Şamil'le barış oyunu

Çar I. Nikola, yayılmacı polikitalarının karşısına dikilen İmam Şamil'in kuvvet ve kudretini bildiğinden Kafkasya'yı savaşsız, barışçıl yollardan elde etmeyi denemek istiyordu. Kafkas istila orduları başkumandanı General Freze'ye büyük yetkilerle İmam Şamil ile bir diyalog ortamı hazırlatma emri verildi. General Freze de bu görevi Şamil'in karargahına daha yakın bulunan General Klug Von Klugenav'a havale etti. İmam Şamil, Klugerav'ın mektubunu getirenlere şu cevabı verdi:
"Generalinize varın söyleyin; bizimle görüşecek bir iş varsa, Çar'ın fermanının sökmediği bu hür dağlar, dostça gelen her türlü misafire açıktır. korkmasın buyursun."

Nihayet 1836 18 Eylül'de Çar'ı temsilen General Klug Von Klugenav yanında Miralay Yevdokimof ve maiyet subaylarını, Çeçenistan'a yakın Sulak Nehri civarında yamalı bir yamçı üzerinde kabul eden Şamil'e generalin sözleri harfi harfine tercüman tarafından çevriliyordu.

Bu nutka göre; imparator, kahramanlığına hayran olduğu, vatanperver liğine hürmet beslediği, bükülmez kudretine inandığı İmam Şamil'in başına bir krallık tacı giydirmek istiyordu.

Bütün çarlık hazineleri ve Kafkasya'nın eşsiz servet kaynakları Şamil'in ayakları altına serilecekti. Bütün bu ele geçmez dünya nimetlerine karşı Çar'ın Şamil'den istediği şey sadece dostluk ve sadakatti.

Generalin konuşmasından sonra "Namazım geçiyor" diye muhafızların yanına giderek sırtını düşmana, yüzünü Allah'a çevirip namaza duran Şamil, bir müddet sonra döner ve gelen heyete;

General! O Nikola'ya git ve de ki; Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi.


Ahlaksız teklife sert cevap

Çar, neticesiz kalan bu barış havariliğinden vazgeçmemiş, bir ikinci teşebbüsle tekrar generalleri vasıtasıyla İmam Şamil'e bir kez daha mülakat teklifine Şamil, Petersburg'daki Kafkasya Arşivleri'nde muhafaza edilen şu cevabi mektubu gönderdi:


Ben Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Tanrı'nın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeye ahdeden özü sözü doğru bir müslümanım. Çar Birinci Nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmeyeceğini General Klugenav'a anlayabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hala Tiflis'e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmeyeceğimi şu mektubumda son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fani vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'i kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böyle malum ola. (Gimri,28 Eylül 1838)

Çar hile ile avlayamadığı Şamil'e karşı beslediği emellerini, bütün gücüyle kuvvet yoluyla halletme yoluna girdi. İmam'a karşı verilecek savaş, Çar'a göre; "Bu bir haçlı savaşıydı. Haç hilali mağlup etmeli, Çin sınırından Türkiye'ye kadar uzanan Rusya galip gelmeliydi.

1839 yılının ilkbaharında General Golovin genel komutasında üç intikam ordusu harekata geçti. Şamil ise Dağıstan'da alevlenen bu özgürlük savaşını bütünüyle Kafkasya olarak Çar emperyalizmine karşı ayaklandırmak maksadını gütmekteydi. Bunun için de camiden camiye halka hitap ederek halkı birliğe çağırıyordu.

General Golovin 30 bin kişilik kuvvetli bir orduya ihtiyat birliklerini de isteyerek Ahulgoh'a saldırdı. Mahutili Ahmed Han, 3 bin adamıyla Çarla anlaşarak Rus kuvvetinin yanında yer aldı. Şamil elinde kalmış 3 bin mücahit ile Ahulgoh'a kapandı.

Savaşanların azlığı yanı sıra malzeme, silah, erzak, su sıkıntısı, kadın ve çocukların perişan vaziyetleri İmam'ın savaş gücünü kırıyordu.

Oğlunu rehin verdi

Çar I'inci Nikola, generallerinden Kafkasya'dan önce Şamil'i Petersburg'a esir istiyordu. 40 bin kişilik muntazam bir ordu ile çevrilmiş, bataryaları; sahra toplarınca aylardır dövülen Ahulgoh bir türlü düşmüyordu. Nihayet Çar generali beyaz bayraklı kurmaylarını teslim ol çağrısı için Şamil'e gönderdiklerinde şu cevabı aldılar:

ÖIümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara esaret teklif etmek boş şeydir. General Grabe'ye git ve de ki; eğer insanlıktan nasibi varsa, aylardan beri toplarına hedef yaptığı yüzlerce müdafaasız kadın ve aciz yavrunun hemen kaleden çıkarılması ve açıkta kalan binlerce şehidin gömülmesi için; hiç olmazsa on beş günlük bir mütareke yapalım. Ötesini sonra düşünürüz.

Şamil'in teklifini generale götüren subay birkaç saat sonra tekrar döndü. General 15 günlük mütarekeyi kabul edecek fakat buna karşı oğullarından birini rehin alacaktı. İmam zor kararını hemen verdi: "Cemaleddin'i götürün.

10 Ağustos'ta Cemaleddin, Rus karargahına götürülürken, Şamil derhal ağır yaralıların, dermansız kadın ve çocukların dağ geçitlerinden kaleden uzaklaştırmalarını, açıkta kalan şehitlerin defnini emretti. Onun Ruslara güveni yoktu. Hakikaten Rus kumandan 15 günlük mütareke vaadini tutmayarak bütün silahlarını yeniden Ahulgoh'a çevirdi.

İmam Şamil, ölüm yolcularına son talimatını verdi:
Ey vatan dağlarının emsalsiz ziynet ve şerefi olan Ahulgoh muhafızları, yalancı ve korkak düşmana yol veriniz! Ta ki şu yığınlar haline gelen kale duvarlarının önüne kadar, kollarını sallayarak ve hepimizi öldüler sanarak ilerlesinler. Kılıç menziline girince bunlara ne yapacağımızı size söylemeye hacet var mı? dedi.

Mektup savaşları

General Grabe'nin planına göre 28 Ağustos 1839'da Şamil esir alınacaktı. Onun müstahkem kalesi Ahulgoh ise Çar Nikola'nın isim günü için bir armağan olarak düşünülmüştü.

29 Ağustos'ta muhasara sona erdi. 80 gün süren muhasarada Rus birliklerinin yarısı mahvoldu ve 3 bin Rus askeri öldürüldü. Şamil'in kayıpları ise 300 kişiydi. Ruslar Şamil'i kaçırmıştı.

İmam Şamil, Ahulgoh'tan ayrılırken yalnız silahlarını almış, diğer özel eşya ve kitaplarını tekretmek zorunda kalmıştı. Ahulgoh savaşından sonra yerleri yurtları kalmayan bir avuç topluluk Çeçenistan'a doğru yöneldi. Bu çetin savaşın ve ölümcül yürüyüşün ardından Çeçenistan'a giren İmam Ahulgoh'ta Çar'ın "büyük" ümidi general Grabe'in planlarını boşa çıkarmıştı.

Çeçenistan'daki teşkilatlanmayı sürdüren İmam, diğer yandan Rus girişimlerini yakından izledi. İmam, kendi başını getirenlere büyük vaatlerde bulunduğunu öğrendiğinde general Grabe'ye şu yazıyı gönderdi:

Fani başıma biçtiğin pahadan şahsıma verdiğin kıymet ve ehemmiyetten dolayı ne kadar iftihar etsem azdır. Fakat yazık ki; buna mukabil ben senin başına değil, Çarının taçlı kellesine bile tek bir kepik (metelik) vericilerden değilim.

Çar I. Nikola ise, General Grabe'nin bir zafer havasında gönderdiği yaldızlı rapora şu sitemli cevabı gönderdi:

Yazık ki Şamil kaçmış: Elindeki harp malzemesinin mühim bir kısmını, yanındaki muharip ve fedakar adamlarının bir çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen, korkuyorum ki bu adam yine başımızı belalara sokacaktır. Bu endişemi tamamıyla itiraf ederim.

General Grabe, Şamil'i sindirmek için her yola baş vurdu ve bir defasında da şu haberi gönderdi:
Haşmetli Çar hazretlerinin bütün Kafkasya'yı havaya uçuracak kadar barutu olduğunu unutmayın.Şamil bu tehdide şu meşhur cevabı verdi:

Nikola size gökyüzünden ayı tutup yeryüzüne indiririm derse inanın, fakat; Dargo Mescidi'nin minaresindeki hilale elimi sürebilirim derse sakın inanmayın.


Toplumsal hiyerarşideki değişmeler

Sosyalist ülkelerdeki sosyal yapı değişmeleri neticede, sosyalizmin sınıf kavramından ayrı olarak tanımlanmasına ve belirli bir grubun yüksek yaşama standartları ile dengeleştirilmesine sebep olmuştur.

Sosyalist bir toplumda tabakalar arası çıkarların zıtlaşması açık bir şekilde görülmektedir.

Sovyet bürokrasisinin yeni bir üretim tarzı içinde yeni bir sınıf olarak kristalleşmesi İtalyan eski Troçkistlerinden Bruno Rizzi tarafından ‘bürokratik kollektivizm’ olarak değerlendirilmiştir.

Rizzi’ye göre bu sistemde kollektifleştirilen mülkiyet gerçekte yeni ve üstün bir üretim sistemini takdim eden sınıfa ait olmaktadır. Sömürü, fertlerden bu sınıfa intikal eder.

Djilas’a göre ‘yeni sınıf’ bir bütün olarak, bürokrasi yoluyla teşkil edilmemekte, fakat daha ziyade bürokratların özel bir tabakasından meydana gelmektedir.

Djilas’a benzer bir tezi, Doğu Avrupa ülkeleri için Kuron ve Modzelewski gibi iki Polonyalı bilim adamı da ileri sürmüştür. Bunlara göre parti elitleri aynı zamanda iktidar elitleridirler. Devlet iktidarı ile alakalı bütün kararlar, bu elit kadro yoluyla yürütülür.

Troçki’nin sekreteri Dunayefskaya Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa’daki bu gerçeği eşyanın fetişizmi, ‘devlet mülkiyeti fetişizmi’ olarak açıklıyordu.

Aynı şekilde Batılı uzmanlar da Sovyet Rus ve Doğu Avrupa ülkelerindeki üretim araçlarının sosyalizasyonu sürecine değinirken, üretim araçlarının tüm toplum için kullanılması yerine hükümet veya ‘yeni oligarşi’ tarafından denetlendiği ve böylece sermayenin el değiştirdiği görüşündedirler.

Keza çok önceleri Troçki de Sovyet Rusya’nın kapitalist sosyal biçimli bir devlet olduğunu ileri sürmüştür.

Sovyet Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde sosyalist toplumun gereği olan eşitleştirme hareketi bir yandan sosyal tabakalaşma sürecini öte yandan ise elitleşme eğilimini yaratmaktadır. Sosyalist toplum yapısında meydana gelen bu yeni elit tabaka veya entelijansiya; siyasi elit, teknokrat elit, entelektüel elit ve sosyal elit olmak üzere bir takım katogorilere ayrılır. Bu suretle sosyalist toplumlar kendi içinde işçiler / Mavi Yakalılar (el işçileri, manuel workers), entelijansiya / Beyaz Yakalılar (zihin işçileri, intelectual workers) ve köylüler olmak üzere üç sınıfa ayrılırlar.


Toprak reformu

Adıgelerde, kollektif mülkiyetin dışında başka bir mülkiyetin bulunmadığı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) bir yapı mevcuttu.

Adıgelerde, Avrupa’dakinden farklılıklar arz eden bir nevi feodalizmden bahsetmek mümkündür. ‘Pşı’ler Avrupa’da senyörlerde olduğu gibi tarım işletmesini, askeri ve mali hâkimiyet hakkını elinde bulundururken, yargı yetkisine sahip değildi. Oysa Avrupa’da senyörler her türlü yargı yetkisine sahip olup, idari ve cezai kararlar verebilirdi. Senyör ile serf aynı mahkemede yargılanmaz, cezalarda adaletten bahsedilemezdi.

Aileler ikiye ayrılırdı; pşı, tlekoleş ve worklerden oluşan feodaller ve çiftçiler. 1825’te Kabardey’de 20 pşı ailesinde 41 kişi pşı vardı. 1828’de 19 ailede 37 pşı kaldı. Tüm Kabardey toprağı onların elindeydi. Çiftçileri, hayvanları çoktu. Bütün Adıge toprağını altı pşı bölüşmüştü. Dördü Büyük Kabardey’de ikisi Küçük Kabardey’de yaşardı. Her yıl, her çiftçi ailesinden bir koyun vergi alırlardı. Keza otlak işçilerinden de birer koyun alırlardı. Pşıler toprağı kiraya verirlerdi. Öküzlerini de kiraya verir, çift başına bir araba yem, un vs. alırlardı. Çiftçi hayvan kesip te pşıye beş kaburga et göndermezse, canlısını alma hakkı doğardı pşı için.

Çiftçiler, toprak işleme, hayvancılık, demircilik vs. sanatlarla geçinirdi, ürünlerinden pşıleri faydalandırırlardı. Erkekler hububat ekim dikimi, odun kesip getirme, ev yapma vs. dışarı işlerini yaparlardı. Kadınlar temizlik vs. ev işleri yanında hububat temizleme ve su getirme işini de yaparlardı. Pşının hanımı hastalansa sırayla yanında nöbet tutarlardı. Herhangi bir hususta adet hilafına davranan kimse pşıye ceza öderdi.

Pşının huzurunda kavga eden olursa başlatan ceza olarak bir cariye.öderdi. Çiftçi cezasını geciktirirse faizle öderdi. Her yıl Karaçaylar Kabardey pşışkhosuna (Beylerbeyi) 300 koyun ile tereyağı vs. verirlerdi. Pşının oğlu gelirse at, tüfek, yiyecek vs. hediyeler verirler, istediği kadar da hayvan sürüp getirme hakkı olurdu. Karşı gelenin kapısına ceza olarak taş koyar, taşı toprağın üzerine koyarsa asla sürülemezdi.

Batılı uzmanların son yıllarda ileri sürdüklerine göre bugün Sovyet Rusya’da gelir gruplarının büyük yüzdesini tarım sektöründe çalışan köylü sınıfı teşkil etmektedir. Tüm nüfusun % 48.6’sını her türlü tarım işçileri, % 36.8’ini de işçi sınıfı teşkil etmektedir. Bunun gibi, nüfusun geriye kalan % 14.6’sından ibaret olan aydın sınıfında: a) hükumet adamları, b) yüksek inteligentsiya (büyük işletmelerin yöneticileri), c) orta inteligentsiya olmak üzere kendi içinde üç katigoriye ayrılırlar.


Kolonizasyon ve asimilasyon

Rusya tarihi esas itibarıyla Rus emperyalizminin gelişme tarihi olup, Rusya sınırlarında bulunan, ancak Moskova Rusyasına girmeyen ve daha sonraları istila edilen memleketler bir koloni gibi telakki edilmiş, Rusya tarihi içinde sair ahaliden bahsedilmemiştır.

Bilhassa XIX. yüz yılın sonlarında başlayan bütün gayr-ı Rus kavimlerin Ruslaştırılması siyaseti, Rusya’nın kültür taşıyıcı bir unsuru olarak ancak ‘velikorus’ (ulu Rus) zümresinin kabul edilmesi. Karamzin’den başlayarak Platonov ve hatta Pokrovskiye kadar, Rus tarihçiliğinin değişmez bir ana presibi haline gelmişti. Buna göre, Rusya İmparatorluğu sınrları dahilinde yaşayan yüze yakın muhtelif kavimden ancak büyük Rus kavminin tarihi vardı. Diğer kavimlerin tarihi, Rusya devlet çerçevesine girmekle başlıyordu.

Sovyet hükümeti gayr-ı Rus kavimlerin milli kültür cereyanlarına karşı bir hayli müsamahakâr bir siyaset takıp etmekteydı.

19. yüz yılın ilk yarısında. 500.000 Rus ve Ukraynalı göçmen Kuzey.Kafkasya’ya ulaşmış bulunuyordu. 1858’de patlayan ve artarak devam adan bu göçün sebebi Rus nüfusunun % 16.5, Ukrayna nüfusunun ise % 18.2 oranındaki yüksek artışıydı.

Rusların ve Ukraynalıların milli hudutlarında önemli bir değişiklik olmamasına rağmen Ukraynalılar Karadeniz havzasındaki topraklara, Ruslar da Stavropol civarında ve geleceğin Terek oblastının kuzey kesimine iskân edilmeye devam edildi. Kafkasya’daki etnik kompozisyonun değişmeye başlamasının sebebi çoğunlukla bu göç patlaması sayılabilir.

Hernekadar, çeşitli etnik gruplar bölgede yerleştirildiyse de kendi yerli nüfusu vardı ve birbirlerinden yalıtılmış bir halde yaşadılar.

1859-65 yıllarında bölgenin etnik kompozisyonunda köklü değişmeler oldu. 500,000’den az olmayan Adıgeler, doğuda Çeçen ve Nogaylar Kafkasya’yı terkederek Türkiye’ye gitti. Rusya’nın hakimiyeti altındaki çeşitli Rus ve Ukraynalılar o zaman bu bölgeye kaydı. Kafkasya’nın etnik sınırları böylece (bugünküne yakın şekilde) oluşmuş oldu.

Rus göçmenler, Adıgelerin boşalttığı topraklara yerleştırıldi. Bu bölgeler geleceğin Kuban ve Terek oblastlarının temelini oluşturdu. Ukraynalılar, Kuban oblastında Kubanötesi mıntıkasının dominant (hakim) etnik grubu olmaya devam etti.

18. Asrın başlarında Kuzey Kafkasya’nın hakimiyeti yerli halkın, özellikle Adıge, Avar, Dargin ve Çeçenler ile bunun yanında diğer küçük etnik grupların elindeydi. 1780 başında çoğu Rus ve Ukraynalılardan oluşan 70.000 kadar göçmen iskân edildi. Bunların da çoğunluğu Kazak idi. Bu tarihlerde etnik Rusya memleketi, geleceğin Stavropolü ve Kuzey Tersk oblastı oluşmaya başlamıştı. 1780’lerde Kara Deniz havzasında ise daha sonra Kuban oblastı olan etnik Ukrayna memleketi oluşmaya başlamıştı. 18. Yüz yılın sonunda genel nüfusun % 9’unu Ruslar, % 3’ünü de Ukraynalılar oluşturuyordu. Yabancı unsur olarak bir de Almanlar ve Yahudiler vardı. Bu tarihte Adıgeler % 40 (500.000 kişi), Avarlar 11.1 (140.000), Darginler 9.5, (120.000), Çeçenler 9.3 (118.000), Nogaylar 4.7 (59.000), Osetler 2.1 (26.000) kişi idi. Bunların kahir ekseriyeti Rus idaresinde değildi.

Feodal baskılardan kaçan Adıgeler Mezdog’a yerleşmeye başladı. Türkiye yanlıları ile Rus yanlıları arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi de göçleri hızlandırdı. Mezdog kalesinin kuruluşu Mezdog Pşılerini çok rahatsız etmişti. Zira kölelerin sığınak yeri olmuştu. Oraya kaçıp Hıristiyanlığı benimsiyor, sülale adlarını değiştiriyorlardı. Buna, hürriyetlerine kavuşmak için mecbur edilmişlerdi. Maiyetiyle Mezdog’a giden ilk pşı Kanşowko Kurğowko oldu. Mezdog’a yerleşen Kabardeyler 3 gruptur; a) Kazakkoş (Kazak kardeşi) Kabardeyler, b) Hıristiyan Kabardeyler, c) Müslüman Kabardeyler. Hayvancılık ve çiftçilik dışında ilk giden Kazakkoşlar Ruslara askerlik te yapıyorlardı. Bölgede su çok değerli olduğundan köy kurulurken ilk iş kuyu açmak oluyordu. Buna çok emek sarfedilirdi. ‘Kuy’ kelimesi Nogayca’da geçmiştir. Her ailenin, büyüğünün adını taşıyan bir kurganı yapılır, burası zamanla yeşerip toplantı yeri olurdu. Aynı zamanda köy buradan gözetlenirdi.

                                   SSCB Döneminde Çerkesle

Moskova’daki İEA’nin 1989’dan bu yana ‘Uluslararası İlişkiler Araştırma Merkezi’ adıyla çalışan bölümü, Rusya ve BDT içindeki etnik göçleri araştırmaktadır. Yayınlanmış 30 kitaptan 16’sı Kafkasya ile ilgilidir. En ilginçleri Dağıstan, Kabardey-Balkar ve Abhazya’da entopolitik değişmelerin dinamiğini inceleyen çok ciltli çalışmalardır.

Şarkiyat Enstitüsü’nün Moskova ve Petersburg şubeleri öteden beri Kafkasya ile ilgilenmektedir. Halen Baderhan Fasih Türkiye ve Arap dünyasındaki Kafkas diasporasını araştırmaktadır.

Moskova’daki İEA’nın ‘Hukuki Antropoloji Araştırmaları’ bölümü, 1991- 95 yıllarında Dağıstan, Kabardey-Balkar, Osetya ve Krasnodar bölgelerinde alan ve arşiv araştırmaları yürütmüştür.

Moskova’da 1942’den beri faaliyet gösteren ‘İnstitut Etnologii i Antropologii’nin ‘Otdel Etnografii Naradov Kavkaza’ bölümü 1989’dan buyana xıx ve xx. y.y.’da Kuzey Kafkasya halklarının dil ve kültür bağları hakkında araştırmalar yapmaktadır. Moskova’daki İ.E.A.’nın ‘Tatbiki ve Acil Etnoloji Araştırmaları Merkezi’ 1993 Rusya seçimleri sırasında Kuzey Kafkas cumhuriyetlerinde basını izledi, istatistikler yaptı. 1996 başında bastığı yüz kitaptan 26’sı Kafkasya ile ilgilidir.

Adıge Otonomisi

‘Bolşevikler kuramsal olarak halkların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemeleri’ hakkını kabul etmelerine karşın, bu hakkı yalnızca Polonyalılar, Finliler, Baltık halkları gibi artık kendilerine bağlı tutamayacaklarını anladıkları halklara tanımışlar, öbür halklar içinse, ya çarlık dönemindeki işgal durumu silah gücüyle sürdürülmüş ya da Ukrayna’da ve Kafkasötesi’nde olduğu gibi, yeniden kurulmuştu. 1940’tan başlayarak Sovyetler Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyet, biçimsel olarak eşit haklara sahiptirler; ama gerçekte Rus egemenliği hiç bir zaman sona ermemiştir. 1988’de bile Sovyetler Birliğinin en yüksek organında Rus üyelerinin sayısı 10, Rus olmayanlarınki ise yalnızca 2 idi.’


Milli Dil ve Milli Yazı

"Dil toplumun neleri düşünebileceğine dair bir sınır getirebilmektedir. İnsan dille düşünmektedir. Dolayısıyla dil, toplumsal değişimlerin yönüne etki edebilmektedir. Dil ile toplumsal çevre arasında sıkı bir irtibat vardır. Arapçada deve, çadır ve çölle, Türkçede at ve yayla hayatıyla [Kızılderililerde tüyle] ilgili bir yığın teferruatı gösteren kelimeler, o kültür çerçevesi içinde teşekkül etmiştir."

‘Abaza, Adıge, Wubıh ve Asetin dilleri arasında en temiz ve müstakil olanı Adıge dilidir. En yaygın olanı da budur.’

Kafkasya’nın kuzeybatısında yaşayan Adıge-Abazinler ile doğusunda yaşayan Çeçen-İnguş ve Dağıstanlılar Kafkas-İbero, Asetinler Hind-Avrupa, Balkar, Karaçay, Kumuk, Nogay, Terkemel ve Azeriler Altay dil ailelerine mensuptur.

Adıge pşı ve werkleri kendi aralarında şifre dili kullanır. Keza avda şifreli av dili kullanılardı.

Nalçik’te bulunan Adıge Khase Başkanı Hatıjıko V.’nın anlattığına göre Almanlar Kabardey’e geldiklerinde Yahudiler bir gecede Adıgeceyi öğrenmişler. Ertesi sabah ‘deriy dı Adıge ka’ (biz de Adıge değil miyiz), ‘dızenıbjeğka’ (arkadaş değilmiyiz) diye çıkmışlar sokağa. Bunu Almanlar’dan canlarını kurtarmak için yaptılar. Genç bir mühendis 1982’den beri Nalçik’te yaşamasına rağmen hiç Rusça bilmeyen 87 yaşındaki ihtiyar ninesinin (çok az, ‘kuş kadar’ yermiş ve çok sıhhatliymiş) şöyle dediğini aktarıyor: ‘Yahudi pazarına gitmeyi çok seviyorum. Hepsi Adıgece konuşuyorlar.’

Mezdog bölgesinde kullanılan Adıgeceye Nogaycadan giren kelimeler vardır; ‘Hamır’ (hamur), ‘toy’ (merasimi), ‘tek’ (sadece), ‘şaşlık’ (şiş kebap), ‘başlık’ (şapka), ‘belceli’ (belgeli, sağlam), ‘dürüs’ (isabetli, dürüst), ‘berçet versin’ (Kabardey’de, çok teşekkür ederim).


Milli Edebiyat ve Sanat
Manevi değerleri kıyasıya yok etmeye çalışan kominizm, en ücra köylerde bile kocaman tiyatro binaları yaptırmıştır. Ruhu sanatla doyurmaya ve dini ibadetlere ihtiyaç hissettirmemeye çalışmış olan sosyalist rejimin bu tutumu halefi olan tank demokrasisinde de devam ettirilmektedir. Mesela Tv’de 5 saat naklen yayınlanan Yusuf Kabzon’un son konserinde salon tıklım tıklım doluydu ve Başbakan Çernomirdin dahil bir sürü önde gelen isim bunu usanmadan izlemiştir. Hediye yağmuruna tutulan sanatçı haçlı cübbe giydirilerek haç ‘ordin’ (madalya) ile taltif edilmiştir (Nalçik,11.09.1997).


Siyaset

Milli hisler ve milliyetçilik hususları Sovyetler Birliği Kominist Partisi programında şöyle yorumlanmaktadır: ‘Milliyetçilik dar kafalılıktır. Mesela bazı kimseler müttefik cumhuriyetler arasında kadro mübadelesinin genişletilmesinin ilerici önemini kavrayıp değerlendirmelerine, nüfusu enternasyonal bir terkibe doğru derinleştirme lüzumunu kavramalarına engel olmaktadır. Sovyet milletleri arasında kadro mübadelesi, bu milletler arasında kaynaşmayı ve birbirlerine yardımı sağlayacak en yüksek şekillerden ve yollardan biridir. Hiçbir türlü milli özellik ve eğilim belirtilerine yer yoktur ve olamaz da!’ 1961’de toplanan 22. SBKP kongresinde Kruşçev, sovyet siyasetini şöyle anlatıyordu: ‘Elbette milli ayrılıkların ortadan silinmesinden şikâyetçi olan kimselere de rastlanmaktadır. Onlara cevabımız şudur: Koministler milli ayrılıkları muhafaza etmeyecek ve edebileştirmeyeceklerdir. Hatta milli kalıntıların en ufak belirtisinin bile kökü tam bir Bolşevik uzmanlığı ile kurutulacaktır.

Sovyet rejimi tüm dünyayı yalnız inanç yoluyla değil; bilakis dil, kültür ve milliyet kavramlarını yok etme, sovyet halklarının tarihlerini tahrif etme yolu ile de aldatmaya devam etmişlerdir.

Milli kültürün, genç müslüman aydınlarının gelişmesi üzerindeki tesirini gevşetmek ve hatta büsbütün ortadan kaldırmak için Sovyet rejiminin kullandığı metodlardan biri de ‘şekilce milli, muhtevaca sosyalist’ bir kültür meydana getirme parolasıdır.

Ruslar, Sovyet rejimini kurmadan önce de idareleri altındaki milletlerin milliyet duygularını yok etmek ve onları Ruslaştırmak için sistemli çalışmalar yapan bir millettir. Ancak, Bolşevik ihtilâlinin Rus olmayan milletler tarafından benimsenebilmesi için bu rejimin başlangıcında oldukça toleranslı davranmışlardır.

Ne var ki, Sovyet rejimini yerleştirdikten ve diğer milletleri de kontrolleri altına aldıktan sonra milliyet duygularını yok etmek için yeniden faaliyete geçmişlerdir. Sovyetler, bu işi önce nüfus mübadeleleri ile halletmek istemiştir. Ekonomik kalkınmayı sağlamak iddasıyla senelerce devam ettirilen göç hareketlerinin maksadı Rus olmayan milliyetleri bir potada kaynaştırmak ve onların milliyet duygularını yok etmekti. Zira, böyle kozmopolit insanların yaşadığı bölgelerde dil ve eğitim Rusça idi. Ana yurdundan sürülen ana dilindeki okulunu ve kendi milli çevresini kaybeden bu insanlar ister istemez yabancı bir kültürün tesiri ile milliyetlerini kaybedip Sovyetleşmişlerdir.

Sovyetlerin, milliyet duygusunu yok etmek için uyguladıkları ettirdikleri bu sistemli program ve uygulamaya rağmen, milliyet duygularının bütün canlılığı ile yaşadığını görmekteyiz. Bu ise, Sovyetlerin bu sahada istedikleri neticeyi alamadıklarını göstermektedir.

Rus olmayan milletlerin tarihi geçmişleri o denli tahrif edilmiştir ki. ‘büyük birader’ Rusların ‘kardeş’ halkları nasıl medenileştirip kalkındırdığı (!) bizzat kendi yerli tarihçileri tarafından yazılmıştır.

Nevarki Sosyalist rejim Sovyet kardeşliği meydana getirmeye muvaffak olamamıştır.

Rusları müşkil duruma düşürmek maksadıyla sınırın öte tarafında yaşayan Çerkesleri ve Abazaları ayaklandırmak yolunda ilgili Türk makamları tarafından bazı faaliyetler yapıldığı bilinmektedir. Bu hususta Kafkaslardan Türkiye’ye gelen ve vaktiyle Rus ordusunda general olan Musa Kunduk(ov)’un büyük bir rol oynadığı malumdur. Osmanlı hududuna yakın sahadaki Çerkesler ayaklandığı takdirde Rusların müşkil bir duruma düşecekleri ve cepheden bir çok kuvvetin bu sahaya gönderileceği muhakkak idi.

Nitekim 1877 yılı Mayıs ortalarında Türk harp gemileri Kafkas sahilindeki Suhum kalesini bombardıman etmişler ve Musa Kunduk(ov) tarafından teşkil edilen ‘muhacir’ Çerkes kıt’aları sahile çıktıktan sonra, oradaki Abazalar da harekete katılmışlardı. Bunun üzerine Ruslar Suhum kalesini ve civarını boşaltmak ve ayaklanmayı bastırmak için bir miktar muntazam Rus askerini sevketmek zorunda kalmışlardı. Kafkaslardaki müslümanların Ruslara karşı ayaklandıkları takdirde, Ruslar için mühim bir durum meydana gelebileceği kanaatını teyit etmişti.

Enver Paşa tarafından Kafkaslarda, Türkiye ile Rusya arasında büyük bir tampon devlet kurulması görüşü ortaya atılmıştı. Fakat Türk ordusunun Rusya karşısında mütemadi mağlubiyetleri, böyle bir projenin gerçekleşmesini geciktirmekte idi.

Enver Paşa’nın Kafkaslardaki Çerkeslerin ayaklandırılması işi ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Daha 1914 yılı Ağustos’unda, Enver Paşa’nın teşviki ile (Çerkes) Müşir Fuat Paşa, Çerkesleri Ruslara karşı ayaklandırabileceğini ummuştu. Müşir Fuat Paşa, harp başladıktan sonra Türkiye’de yaşayan Kafkas ve Dağıstanlı bazı mümtaz kişilerden ‘Türk Sıhhi Misyonu’ adı altında bir Kafkas komitesi kurmuştu. Bu komite Kafkaslarda, bir kaç muhtar ülkeden müteşekkil bir devlet teşkilini ve bunun başına da bir Osmanlı prensinin geçirilmesini dahi tasarlamıştı. Bir de Doğu Kafkaslarda Ruslara karşı bir isyan çıkarılması da düşünülmüştü.

Osmanlı hükümet mahfillerinde ve Osmanlı ordusunda Kafkaslara ilgi daima mevcuttu; çünkü Çerkes menşeli memur ve subaylar hiç bir zaman eksik değildi.

Enver Paşa Kafkaslarda bir ‘İslam Devleti’ kurmak ve Türkiye ile Rusya arasına bir set çekme siyaseti güdüyordu.

Sovyet hükümetinin protestosu tabiatıyla dikkat nazarına alınmadı ve cevap dahi verilmedi. Babıâli kendi menfaatine uygun gördüğü siyaseti devam ettirdi. Şimali Kafkas murahhasları ile Batum’da 8 Haziran 1918 tarihinde bir de ‘dostluk’ antlaşması imzalandı. Bu anlaşma gereğince Türk Hükümeti ‘Şimali Kafkas Cumhuriyeti’ne askeri yardımda bulunmayı ve dostunu dış tehlikelerden (yani Rus Kazakları ve Bolşeviklerden) korumayı üzerine almıştı. Nitekim Ş.K.C. teşekülünden hemen sonra, Kazaklar ve Bolşeviklerin hücumuna uğramıştır.

‘... Kafkas Müslümanlarıyla aramızdaki dini, lisani ve ırki münâsebetler bizi Kafkas müslümanlarının mukadderatına lakayd bırakamaz. Biz ister istemez bunların halini ve maruz kalacakları tehlikeleri nazar-ı dikkate almak mecburiyetindeyiz... Kafkasya’nın za’afından bilistifade Ruslar yeniden bizimle hem-hudut olan bu memleketi yine ellerine geçirmeye teşebbüs edebilirler. Bizim için bu mühim bir mesele olur. Biz Kafkasya’yı kuvvetli ve bizimle Rusya arasında muhkem bir hâil olarak görmek isteriz...’


Din
‘Sovyet iktidarı, tek biçimliliğin hakim olduğu bir toplumda, dini ibadetlerin gösterebileceği cazibenin yavaş yavaş farkına varıyordu. Ayrıca kentlileşme nedeniyle suçluluk oranının arttığı bir toplumda dini ahlâkın, sosyalist ahlâkın yanında kendine bir yol açabildiğini, hatta onun yerine geçebildiğini görüyordu.

İktidar, bir yandan İslam’a çatar, onun çağdaş dünya sorunlarını çözmede yetersiz olduğunu belirtirken, bir yandan da İslamın ve müslüman din adamlarının gücünün, tarihi geleneklere, milli duygulara yaslanmalarından kaynaklandığını söylüyordu.

Hem milli hem de İslami ‘özgünlük’ entegrasyon sürecini frenlemekteydi.

SSCB’de yıllarca dini içerikli bütün bayramlar ve gelenekler sistemli bir biçimde yasaklanmıştır. Özel hayatı yakından ilgilendiren olaylar laikleştirilmiş, dini kutlamalar yasaklanmış yada şiddetle menedilmiştir. Aynı zamanda başlık, cenaze yemekleri vb. sosyal içerikli törenler de feodal geleneklere bağlılığın işaretleri olarak görüldüğü için yasaklanmıştır.

İslam, büyük bir topluluğu birleştirmekle kalmamakta, özellikleriyle, davranışlarıyla, değerleriyle, Sovyet toplumundan farklı bir toplumun şekillenmesine de katkıda bulunmaktaydı.

Entelektüel ve ekonomik yönden değişmiş bu toplumdaki eğitim ve kentlileşme gibi faktörler toplumu kendine özgü siyasi kültüründen uzaklaştırmak şöyle dursun, kültürlerinin daha da güçlenmesine katkıda bulunacağa benziyordu. Yani Homo Sovieticus’un arkasından artık Homo İslamicus beliriyordu.

Sovyetler, Müslüman kongrelerine göndermek için kullandıkları bazı din adamlarını, yardım ettikleri Mısır ve Yemen gibi ülkelerde eğitiyorlardı. Maksatları diğer İslam ülkelerine de açılmaktı. Esasında bunun için ellerine iyi bir fırsat geçmişti. İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki mücadelede ABD’nin İsrail tarafını tutması bu ülke ile rekabet eden Sovyet Rusya’yı da İslam ülkelerini müdafaaya sevk etmişti. İslam ülkelerinde belirli bir nüfuz sahibi olan Sovyetler, Kafkasya ve Türkistan’daki Müslümanların en azından din adamlarını bu İslam ülkelerine göndererek güya Sovyetler’de de İslamiyetin serbest olduğunu göstermek istiyordu. Sovyetlerin İslam politikası gerçekte bambaşka idi. İslamiyet her hali ile yasaklanmıştı. ‘İslamiyet gericiliğin simgesidir. İnsanları ilerlemekten alıkoyan uyuşturucu bir afyon gibidir’ sloganları ile yazılı ve sözlü olarak İslamiyete hücum ediyorlardı. İslamı bu şekilde kötülemekle kalmayan Sovyetler, müslüman ahaliye yönelik ateistlik (Allahsızlık) dersleri ve konferansları veriyorlar ve herkesi buna katılmaya zorluyorlardı.

Tüm Sovyetler Birliği’nde son derece yaygın olduğu görülen din olgusu, sadece eğitim yetersizliğinin neden olduğu gelenekçi yaşlı kesimin ölmesiyle son bulacağı umut edilen güçlülerin güçsüzlere karşı kullandıkldarı bir baskı aracı ve ne olduğu belirsiz inançların direnmesi olarak takdim ediliyordu.

Yeterli göstergeler olmamasına rağmen zikredelim: Sovyetler Birliğin’de resmen, yaklaşık 200 cami açıktı. Bunların 146’sı Orta Asya ve Kazakistan’da, 27’si Dağıstan ve Çeçen bölgesinde 13’ü de Tatar bölgesindeydi. Camilerin dağılımıyla Müslüman nüfus arasında çok az ilişkiler vardı.

Gayriresmi görevlilerin hizmet verdiği gayriresmi ibadet yerleri hesaba katılmamaktaydı.

‘1917’de R us imparatorluğununda 26 bin cami ve 45 bin din görevlisi vardı. Yani 700-1000 müslümana bir din adamı düşüyordu’.

1974’yılında yapılan bir ankette, Kafkasya’nın kuzeyinde halkın sadece % 20’si dinsiz olduğunu söylemiştir.

Anketörlerin Müslüman olması halinde bile, ankete cevap veren kişilerin, inançlarından söz ederken olağanüstü bir çekingenlik gösterdiklerini belirtmişlerdir.

SSCB müslümanları asla sünni yada şii olduklarını belirtmiyorlardı. Sadece müslüman olduklarını söylüyorlardı. SSCB’de İslam, değişik mezhepler yığını değil, bir ümmetti. SSCB’de İslamın teşkilatlanış şekli bile ümmetin varlığının kanıtıydı. Toplam dört dini idare (müftülük) vardı: Birincisi, yetkisi Avrupa Rusyası ve Sibirya sünni müslümanlarına kadar uzanan Ufa (Başkurdistan) Müftülüğü; ikincisi Orta Asya ve Kazakistan sünnilerinin bağlı olduğu Taşkent Müftülüğü; üçüncüsü Kuzey Kafkas ve Dağıstan sünnilerine yönelik Buynaksk (Mahaçkale’nin 40 km güney batısında) Müftülüğü ve dördüncüsü hem sünni, hem de şiilere hitap eden Bakü Müftülüğü.

Sovyet devleti, müslümanların kendine has statüsünü kabul edemezdi. Bu yüzden iktidara gelişinin ilk yıllarında onun temel unsurlarını; hukuk sistemini, yasal kurumlarını ve mali dayanaklarını yerle bir etmiştir.

Sovyet devleti, okul, iş gibi toplumsal yükümlülüklerin, ibadetlerden dolayı aksatılmasını kabul etmiyordu. Ona göre vicdan hürriyeti hiç bir şekilde, inançların, vatandaşlık görevlerine müdahale etme hakkını vermezdi. Aynı sebeple ve ekonomide yol açtığı düzensizlik yüzünden Ramazan orucuyla da daima sertçe mücadele ediyordu.

Çocukların oynadığı milli oyunlar bile rejim için tehlike oluşturuyordu. ‘... Bu tip oyunların müslüman çocukları nasıl özgünleştirdiği ve tarihsel çevrelerinde onları dışarıdan nasıl soyutladığına dikkat çekilmelidir.’

Müslüman halklara kendi ekonomik ve kültürel öz kaynaklarına dayanarak yaşayamayacaklarını göstermek için iletişim araçları seferber edildiyse de müslüman Kafkasya’nın evrim çizgisi böyle baskılara büyük bir direnç ve etnik grubun kendi kimliğini muhafaza etmesi yönünde şaşırtıcı bir kapasite göstermiştir.

Bir Sovyet yazarının da bilirtiği gibi; ‘Son on yılda basın, radyo, tv, gittikçe artan bir şekilde Sovyet vatandaşlarının ideolojik ve politik görüşünü oluşturmak amacıyla kullanılmaktadır. Entegrasyonelciğin gelişmesine (yani milli bilincin zayıflamasına) büyük bir dikkat gösterilmektedir.’

‘Homo İslamicus’un hayat tarzı, gelenekleri, her zaman değilse de çoğunlukla dini kökenliydi. Bilhassa Kafkasya birbirini izleyen medeniyetlere, farklı mezheplerin bir arada yaşamasına, büyük dinlere, çok hareketli bir tarihin her döneminden ödünç alınmış unsurlarla oluşmuş geleneklere şahit olmuştu. İslam da bu bağlamda kendinden önce gelen akımları özümsemişti. Bu bağdaştırıcı özellik geleneklerin çeşitliliğinden ve geçerliliğinden belliydi.

‘Kafkas savaşları bittiğinde (1837’de) Çeçenistan’da 310, Kabardeyde 113, H. M. Haşeyev’in belirttiğine göre Dağıstan’da (1861’de) 1628 mescit, 4500 din adamı vardı.’

Kafkas müslümanlarının bugün kısmen çözümlenmiş olan dini ihtiyaç ve problemlerini ana başlıklar halinde su şekilde sıralamak mümkündür: Teşkilatlanma, din görevlisi, dini okul, dini yayın, cami ve mescit, yanlış dini telakkiler, misyonerlik faliyetleri vs...

‘İhtilalin ideolojik alt yapısını inceleyerek kıyımın sebeplerini anlayabiliriz. Kominizmin temelini teşkil eden Marksizim her türlü metafizik yakalşımı inkâr eden bir sistemdi. Dini manada ateistliği benimseyen kişiler bir müddet sonra insanın ruh boyutunu tatminde acze düşünce, marksiszmi manevi boyutu bulunmayan bir dinmiş gibi takdim etmeye başlamışlardır. Hem ideolojik hem de siyasi zafere ulaşmak isteyen kominist diktatörler, sürekli ve programlı bir şekilde dinin sosyal buhranların yegâne sebebi olduğunu savunmuşlar, kalkınmanın düşmanı olduğu fikrini yaymışlardır. Din, ihtilalci güçlere bağlılık ve sadakati temin hususunda en büyük engel, çeşitli ırkları Rus sistemi içinde asimile etmeye mani bir kütle olarak değerlendirilmiştir. Dine karşı açılan bu aleni savaşta en büyük zararı İslam ve Müslümanlar görmüşlerdir. Bu savaşta iki metot kullanılmıştır. Bunların biri okulda, iş yerinde, eğlence ve toplantı salonlarında, kısaca her yerde gerçekleştirilen İslam karşıtı yoğun propoganda, diğeri ise İslami kurumların külliyen tahribi idi.

‘Gençliğin ifsadı’ Sovyet basınında sürekli tekrar edilen bir konuydu. Çoçuklar ve gençler okulla birlikte, çok küçüklere yönelik Oktobristlerin yanısıra Pionnierler, Komsomoller gibi sosyal örgütlerin elindeydi. Komünist toplumun yeni insanını bunlar yetiştirecekti. Çocuğu korumayı amaçlayan ayrıca bir de mevzuat vardı. Buna göre çocuklar dini törenlere katılamazlardı. Toplu dini eğitim imkansızdı. Ayrıca çocuklar aracılığıyla ailelerin gözetim altında tutulmasının, ailelerin bu dini eğitimi bizzat vermeye kalkışmalarını önleyeceği hesap edilmekteydi. Moskovskii Komsomolets’in 11 Temmuz ve 11 Ağustos 1976 tarihli nüshalarında çıkan makaleler, öğretmenleri ailelerin zararlı etkisiyle mücadele etmeye çağırmaktaydı.

‘Sovyet propagandasının, gerçek İslam’ın savunuculuğunu yaptığını, evliya inancını, tek tanrıcılık adına mahkum ettiğini görmek şaşırtıcıydı. Yoksa SSCB’de sosyalist yöntemle eğitilmiş nesilleri ikna etmek için ateizm ve dinlerin rasyonalist eleştirisi artık kâfi gelmiyor muydu?’.

Rejimin sorunların halli için İslam alimlerinin yardımına başvurması, kendi ideolojisinin yeterli olmadığını bir kez daha itiraf etmiş olması anlamına geliyordu. Ayrıca, bu vesileyle İslam’a özgü bir dünyanın varlığını da vurgulamış oluyordu.


Prestroikanın Doğuş Sebepleri

Çarların baskı ve zulümlerini devam ettiren sosyalist haleflerine karşı aleni itirazlar yükseltilemediyse de edebi eserlerde bunun yansımalarına rastlanabilmektedir. Meselâ Nalçikli bir diplomat bu zulümleri, daha emin bir dert ortağı bulamadığından içine atına döken bir ihtiyarı konuşturur romanında.

‘Çalışan insanlar, giderek devlete yararlı bir kurum olarak değil, tam tersine bir yük gözüyle bakmaya başladılar. Artık devlet yurttaşlarına karşı yüklendiği fonksiyolar açısından bir refah kurumu değil giderek ‘tekelci sermayenin’ devleti olarak varlığını koruyor.’

Yeni doğan çocukların kayıt tarihleri, pasoport alma, askere gitme, evlenme, çalışma hayatına atılma, terfi etme, emekliye ayrılma gibi vesilelerle merasimler yapılırdı. 1964 Martında Moskova’da düzenlenen ve SSCB’deki tüm uzmanların çağrıldığı konferansta ortaya çıkan gerçek, iktidara -gerek sivil gerek siyasi- sovyet birimlerinin başarısının az olduğunu kabul ettirdi. Önerilen çare ise; a) Sovyet merasimlerini daha şatafatlı hale getirmek, b) Bunları geleneksel bayramlara aşılayarak onların dini-milli muhtevasını yok etmek, sovyetlere özgü bir renk vermeye çalışmak. İktidar, bir yanda dinin elinden insan hayatının önemli anlarına eşlik etme ayrıcalığını koparıp almak, diğer yandan ve en önemlisi, törenleri birbirine benzeterek, bütün SSCB halkları arasındaki gelenek görenek farklarını ortadan kaldırmak istiyordu. Sovyet iktidarı, milli gelenekleri yok etmeye gücü yetmediği için bunları sovyetleştirmeye çalışarak uzlaşma yolunu seçmişti. Milli biçim ile sosyalist özün uzlaşması fikri hep gündemde kalmıştır






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:
 
  Bugün 32 ziyaretçi (216 klik) kişi burdaydı! Copyright 2009 Your Website | CSS Template By Cherkess Design  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
https://img.webme.com/pic/n/naazimcadeneme/gri1.gif